Mehmet Sezgin

Mehmet Sezgin son yazıları

Mehmet Sezgin tüm yazıları

24.02.2015 - 03:03

Tayyip Erdoğan’ın alacakaranlığı - 2

Türkiye’de Başbakanların -‘başvekil hazretleri’nin- serencamına baktığımızda ismini bilmediğimiz nice devlet büyüklerimiz varmış. Örneğin, 1960’ta Zincirlikuyu’da toprağa verildiğini bildiğimiz Hasan Saka nasıl bir siyasî figürdü? Suat Hayri Ürgüplü kimdi, bilen var mı? Ya Sadi Irmak veya Naim Talu’yu?

Bir bilgi yarışmasında sorsalar Ahmet Fikri Tüzer’i Servet-i Fünun edebiyatının temsilcisi, Refik Saydam’ı da sinema yönetmeni Nejat Saydam’ın amcaoğlu zannedebiliriz. Başbakanlık bu ülkede Yıldırım Akbulut’un yaptığı gibi de yapıldı, Tayyip Erdoğan gibi de…

Bu ülkedeki her Başbakan da siyasî fenomen olmadı tabii. Meşrebine göre hepsi evvela devlet adamı olmayı, o “adamı” olmaya çalıştıkları devletin “geleneğine ve karakterine” uygun profilde kalmayı tercih etti. Başbakan olmak memleketteki tüm siyasî sorumluluğu alıp asker sözü dinleyen gerilimli bir konum demekti. Tıpkı Osmanlı tarihinde boğdurulan onlarca Vezir-i Âzam gibi, Başbakan olmanın da seyirlik bir durumu yok değil. Düşünsenize, memlekette kaybolan bir koyun bile sizden sorulacak, ama temel değişkenlerde asker ne dese o!

Ayrıca bu uğurda darağacını boylamak, zehirlenmek ya da darbe ile devrilip siyasî suçlu ilan edilmek de var. Bu nedenle İnönülü, Menderesli, Demirelli, Ecevitli, Özallı ve tabii Erdoğanlı başbakanlarla Türkiye siyaseti kendi tarihinin köşe başlarını tutmuş, bu isimler toplumsal yaşamın karar vericileri-kader belirleyicileri olmuştur. Onlar salt uysal birer devlet adamı değil, söyledikleri ve yaptıklarıyla ülkenin bugününden sorumlu fenomenleri oldular. Yani askerin belirlediği faşizm formuna yeni tatlar, zevkler ve yorumlar kattılar. Bu anlamda florasında yetiştikleri devletin faşist karakterini kendilerinde uyarlayarak kendi faşizm ekollerini yaratmaya çalıştılar. Mesele “tarihî işler” yapmaları da değil üstelik, “Bana milliyetçiler suç işledi dedirtemezsiniz” ya da “polisimiz kadın da olsa çocuk da olsa görevini yapacaktır” sözü zaten tarihî önemde “talihsiz” beyanlar oluyor.

Tayyip Erdoğan’ın Demirel’i bile geride bırakan performansı ise çok daha ilginç ve önemli. Çünkü o, adı henüz konulmamış olsa da İkinci Reich’ı ya da Cumhuriyet’i devleti eline alarak restore eden tek kişi. Şimdi bir Tayyip Erdoğan rejiminden söz etmemiz bu nedenden.

Tayyip Erdoğan her akşam ekranlarda bir numara çekerek evlere giren, bir futbolcuya saç modelinden, küpesinden ya da dövmesinden ötürü fırça atan, önünde sigara içilmesine ifrit olan, kadınlardan ve gençlerden nefret eden kişi. Aktivizmi bol popülerliği ile sorun çözme anlamında bir politikacı değil, siyaset starı! Gençlerin ve kadınların politik aktivizmini fena halde dehşet verici bulan muhafazakârlığın tanrısı. Adeta her ailedeki babanın tek kişide cisimleşmesi.

Siyasette “merkez” değil, tek adam. Tek adamlığı başka adamların da olabileceğini yadsıyan ve toplumun muhafazakâr ve bağnaz lümpenizmini her söz ve davranışta ortaya koyan özellikte. Siyaseti kendisi dışındaki herkese ama herkese yasaklayacak. Türkiye’de zaten on yıllardır var olan demokratik politikanın “sakıncalı” ve “zararlı faaliyet” gerçekliğine o kendi katkısını yapacak. Tayyip Erdoğan şimdilerde ülkenin bunalım ve çürümüşlük dolu organizmasını zerre-i miskal umursamadan başkanlığa doğru yürüyor. Ondan sonra ne olacağı ise gene bizzat kendisine kalmış, başka hiç kimseye değil!

Elinde Kürt sorununun çözümünden başka tek bir söz ve vaat alanı kalmamış olması ne gam! Emin adımlarla topluma karşı büyük bir harbe hazırlanıyor. İç Güvenlik paketiyle ilgili meclis görüşmeleri yapılırken söylediği “İç güvenlik paketine karşı çıkmak terörle mücadeleye karşı çıkmaktır” sözü de siyasette durduğu zirveyi gösteriyor. Bugüne dek söylediği “milletin efendisi olmaya değil hizmetçisi olmaya geldik” güzellemeleri de artık birer aksesuar bile değil. Çok yakında tüm topluma “efendinizim ulan!” demeye başlayabilir.

Böylesine zarar verici siyasetiyle Tayyip Erdoğan rejiminin gidişatı bu topraklarla ve üstünde yaşayan insan kütlesinin zekâ durumuyla uyuşmuyor. Özellikle Kürt özgürlük hareketinin geliştirdiği siyasette çoklu katılım, çoklu konuşma ve radikal demokrasi yaygınlaştıkça, o da despotluğa biçim vermeye meylediyor. Yine mekân ve ekoloji odaklı sayısız direniş platformu, inisiyatif, girişim ve yerel topluluklar AKP’ye direnerek kendilerine reva görüleni değiştirmeye hazırlanıyor. Ama bu kafanın özerkliği, yerinden yönetimi ya da yerel halk demokrasisini “ameliyat” zannetmesi boşuna değil!

Mehmet SezginDemokratik Modernite dergisi editörü