Sinan Laçiner

Sinan Laçiner son yazıları

23.03.2018 - 11:41

Son büyük patronun seçimi veya sahte gazeteciliğin sonu

Türkiye medyasında yaklaşık 40 yıldır varolan ve bu sürecin önemli bir kısmında safdışı kalan rakiplerine karşın ayakta kalarak basın tarihinin en büyük medya tekelini oluşturan Aydın Doğan, sahibi olduğu medya grubunu Demirören grubuna sattı ve klişe tabirle “bir devir kapandı”.

Sözkonusu satış işleminin nedenine, nasılına ve üreteceği muhtemel sonuçlara ilişkin çeşitli medyalarda derhal şekillenen ateşli tartışmaları, bunun basın özgürlüğünün ve haber alma hakkının iyice kısılacağı daha karanlık bir evreye mi işaret ettiğini ve bunun gibi diğer tartışma başlıklarını sağlıklı biçimde ele almak için kapanan bu devre ve devrin nihayet yenilgiyi kabul edip silahını teslim eden büyük aktörüne daha yakından bakmakta yarar var.

İstanbul merkezli Türkiye büyük burjuvazisinin medyadaki temsilcisi olarak tanımlanabilecek Aydın Doğan, basına büyük sermayenin giriş furyasının -eli kulağında olsa da- henüz tam olarak başlamadığı ilk dönemlerde bu alana giren, gazetecilik içi sayamayacağımız bir hırsla büyüdükçe büyüyen ve varolduğu sürece bu alanı kirleten bir adamdı. 1980’lerden itibaren başlayan ama en yıkıcı sonuçlarını 90’larda veren yeni sahiplik yapısı çerçevesinde basında/medyada tekelleşme, sendikasızlaştırma, güvencesizleşme, kuralsızlaşma rüzgârını arkasına alan ticarileşme hep onun iri gölgesi altında gerçekleşti. “Ne gazeteciliği kardeşim, biz burada dükkân açtık patronumuza para kazandırmaya çalışıyoruz” diyerek dönemin egemen gazetecilik anlayışını ifade eden o zamanki baş rakibi Sabah’ın genel yayın yönetmeniydi belki ama patronu için iş/ihale takipçiliği yapan, TÜSİAD’a üye olup bununla gurur duyan gazeteci tiplemesi bizzat onun yaratımıydı.

Militarist ve savaşseverdi Aydın Doğan. Kardak kayalıkları nedeniyle çıkan krizde bir grup gazeteci sıfatlı çalışanını kayalıklara çıkartıp bayrak açtırarak belki de sıcak bir savaş halinin fitilini ateşlemekten çekinmemişti. 2003’te Amerika’nın Irak’ı işgalinde bir grup ABD tankının ilerleyişini birinci sayfayı kaplayan dev bir fotoğrafla verip “Tam Gaz Bağdat’a” manşeti atmak, herhalde ABD basınındaki doğrudan Pentagon’un yönlendirdiği gazeteler tarafından bile fazla uçuk bulunacak bir fikirdi. İçeride ise başta Kürt sorunu olmak üzere devletin "kırmızı çizgi" saydığı tüm alanlarda sonuna kadar devletçi/orducu, bunun dışında da piyasacıydı. "Türkiye Türklerin"di, soykırım yalandı, Yunan'a haddi bildirilmeliydi, ama bu arada kamu ihaleleri şahaneydi. Askeri müdahaleleri, katliamları, işgalleri ve savaşı açıkça; faili meçhulleri, yargısız infazları, işkenceyi, türlü hak ihlallerini de hakikati karartma yoluyla destekledi. Yakın bir tarihte gururla söylediği gibi "hep devletinin yanında" idi. Medya onun için güç sağlayan bir araçtı ve o gücü de, en kirli biçimlerle ve sonuna kadar kullandı.

Onun talihsizliği, intikamcı ve istilacı bir hırsla kuşanmış ve mutlak bir itaat talep eden iktidarın giderek daha yıkıcı bir hal alan gücü ile buna tümüyle angaje bir görüntü vermesini önleyen (geneli Atatürkçü/Kemalist, kentli, seküler) okur/izleyici tabanın beklentileri arasında sıkışmasıydı. Her zaman birinci önceliği olan ticari çıkarlarını kovalarken öte yandan anaakımın kalan tek temsilcisi unvan ve misyonunu koruyabilmek ve belli bir prestij sınırının altına düşmemek için baskı ile karşılaştığı her dönemeci tavizlerle atlatmaya, geri adımlar atarak uzlaşmaya, fazla belli etmeden yanaşmaya, böylece idare etmeye çalıştı, ama olmadı.

Sonuçta böylelikle devletle her daim iyi geçinip çıkar kollamaya odaklı patron gazeteciliği son nefesini verdi. Artık karşımızda patronun doğrudan devlet olduğu ve asgari ölçekte de olsa gazetecilik diye bir derdi olmayan, bu bakımdan da gazetecilik diyemeyeceğimiz bir "şey" var. O bakımdan durumu açık iktidar bültenlerinin sayısı arttı diye de ifade edebiliriz. Ne var ki bu sayısal artışın, bunu perde gerisinden bilinçli biçimde koordine ettiği çok açık olan iktidara yarayacağı son derece kuşkulu. Zira her kritik dönemeçte tam da iktidarın istediği gibi tutum takınan CHP'nin bunu muhalefet partisi görüntüsü içinde yapmasının sağladığı muazzam imkânları açıkça biat etmiş bir CHP'nin asla sunamayacağı açık olduğu gibi, sahte bir "muhalefetin sesi" görüntüsüyle gayet etkili iktidar/devlet yandaşlığı yapan Hürriyet/CNN Türk ikilisinin, bunu iktidara mutlak biçimde bağlı olduğu bilinen bir yapı içerisinden aynı etkiyle yapamayacağı da açık. Yani boşluk bırakmaksızın her alanı doğrudan ben kaplamalıyım diyerek kendileri için pek akıllıca bir iş yapmış olmuyorlar.

Son toplamda ağıt yakmak, gözyaşı dökmek ne kelime, (bu kurumlarda haysiyetiyle çalışan insanların yaşayacakları işsizlik baskısı ve dağıtımda oluşacak görünmez devlet tekelinin doğrudan ve dolaylı sonuçları elbette bir yana) memnuniyetle karşılanacak bir sonuçla karşı karşıyayız. Yalnızca görüntüde varolan bir anaakımın son kertede devletperver ve her kertede riyakâr sözde muhalefetine umut bağlamakla oyalanamayacak kadar zor zamanlara batmıştık zaten ve batıranların fotoğraf karesinde onlar uğursuz sırıtışlarıyla en öndelerdi. Yeter ki bundan sonrasında gazetecilik yapma derdi olan bağımsız medyalara gereken desteği verip onları büyütelim. Zira gerçek bir gazeteciliğe hiç bu kadar ihtiyacımız olmamıştı.

Sinan Laçiner