Korhan Gümüş

Korhan Gümüş son yazıları

Korhan Gümüş tüm yazıları

14.05.2017 - 14:42

İnkâr yalnızca geçmişi değil şimdiki zamanı da rehin alır

Tarihçi Taner Akçam'ın ortaya çıkardığı bir belge, 1915'te yaşanan korkunç trajedinin yeni bir veçhesine ışık tutuyor. Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmut Kamil Paşa’nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği bir telgrafta, evlerinde Ermeni saklayanların evlerinin yakılacağını ve bu kişileri evlerinin önünde idam edilecekleri bildiriliyor.

24 Temmuz 1915 tarihli emrin Türkçeleştirilmiş hali şöyle:

“Ahalisi dâhile sevk olunan köy ve kasabaların bazılarında Müslümanların Ermenileri gizledikleri anlaşılmaktadır. Hükümetin kararlarına aykırı olarak Ermenileri evlerinde saklayıp koruyan hane sahiplerinin, evleri önünde idamları ile evlerinin yakılması gerekmektedir. Bu hususun ilgililere münasip bir şekilde bildirilmesiyle sevk edilmemiş hiçbir Ermeni bırakılmamasına özen gösterip uygulamalarınız hakkında bilgi veriniz." 

Belli ki bu kararı alan kişiler için insanların neler yaşadıklarının, acılarının bir önemi yok. İnsanın tüylerini diken diken eden şey ifade tarzı. Aynen şunun gibi:

“Bölgede inşaat malzemesi ihtiyacı bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda eldeki nakliye araçlarıyla malzemelerin sevki gerekmektedir. Bu nakliyeyi özenle yapınız ve teslimat tarihi hakkında bilgi veriniz.”

Ermenileri saklayanların hem evleri yakılacak, hem de evlerinin kapısının önünde idam edilecekler...  Zihnimizde şöyle bir canlandırmaya çalışalım: Dumanları tütmekte olan yanmış bir ev ve önünde komşuları ibret alsınlar diye asılı duran bir ceset…

Belli ki köylerde ve kasabalarda, vicdan sahibi Müslümanlar katledilmesinler diye evlerinde Ermenileri saklıyor ve hükümet bunu engellemek istiyor.

Peki, kimlerdir Ermenileri evlerinde saklayanlar? Muhtemelen aynı köyde, kasabada yaşayan insanlar, tanıdıkları, komşuları. Tehlikeyi göze aldıklarına göre ilişkileri, dostlukları olabilir, ya da katliama seyirci kalamamış olabilirler. Bu yüzden cezalandırılmaları gerekiyor. Buna karşılık katliamlara katılanların ise Ermenilerin mallara, mülklere el koymalarına müsaade ediliyor.

Bu belge yalnızca yönetimin soykırım kararını değil, aynı zamanda vatandaşlık rejiminin nasıl dönüştüğünü, nasıl inşa edildiğini gösteren önemli bir ipucu.

Yönetilenler, yani vatandaşlar şiddetten muaf olmak için emrin vaz ettiği koşullara uymak zorundadır. Emirden önce de, sonra da bu coğrafyayı paylaşan insanlar aynı insanlardır. Bu durumda, bu metinin öncesindeki kimlikle, sonrasındaki kimliğin aynı olduğunu varsayabilir miyiz?  Hiyerarşik bir düzen altına alınmamış kimliklerle, alınmış olan kimlikler birbirlerine ne kadar benzerlerse benzesinler, gerçekte bir karşıtlık bulunduğu söylenebilir. Birincisi merkezsiz ve her edimde yeniden gelişen, sabitlenmemiş benzerlikler ve süreklilikler taşır.  Diğerinde ise kimlik bir tasarıma dâhil edilir. Benzerliklerin yerini “yansıtılması gereken” bir öz alır. Bu imkânsız durum aynı zamanda kimliği bir arzu nesnesine dönüştürür. Bu da çelişkileri görünür kılacağına, bütünlük algısını güçlendirir. İşaretsizleştirilenlerin kimliği (genellikle dini-etnik) tasarımsal öz tarafından içerilir ve bu içerilme hali siyasal alanın genişlemesini, diğeriyle, insani ilişkileri, teması engeller. Yerelliği berhava eder. Farklı kimliklere sahip olup da cepheye sürülen ve bir şeyler adına birbirini hunharca boğazlayan insanlar gerçekte birbirlerinden farklı oldukları için değil, birbirlerine benzer bir durumda oldukları için düşmanlaşırlar.

Bu yüzden bu yok olma eylemi, kutsallaştırılmıştır. Bir telsiz emriyle ölüme gönderilen binlerce kişinin benzerliği kendilerinin benzerliği değil, dâhil edildikleri temsilin, yani bu örnekte telgraftaki metnin içindeki benzerliktir. Dolayısı ile kimlik bilinmeyen bir benzerliğin yerine bilinen bir benzerliğin geçmesinden ibarettir.

Oysa kimlikler, kişilikler hiçbir zaman bir metindeki gibi bir bütünlüğe ulaşamaz. Derrida’nın  "différance” adını verdiği değişkenlikle hareket ederler. Metnin tasvir ettiği her bağlantılı nesne, metinden ayrı bir süreçte açılarak, ilişkiler kurarak oluşur, gelişir. Onun nerede tasarım, nerede betimleme olduğunu kestirmek güçtür.  Bu temsili kimliklerin farklı bir mantıkla işleyen, oluşan deneyimleri temsil etmesi imkânsızdır. Bilişsel olan hiç bir zaman toplulukların gerçeğine (etnisite, ırk, milli özellik) ulaşamaz. Irk, ortak özellikler gibi tasniflere bakarak bir topluluğu tanımlamak mümkün değildir. Böyle bir gerçeğe ulaşmak mümkün değildir. Kimliğin temsili imkânsız bir şeydir. (Düşünün birbirine benzeyen, benzemeyen, her biri ayrı bir zihne sahip bireyleri tıpkı bayrak, para, eşya gibi sınıflandırmak. Bir kimlikte ortak bir öz olarak ne bulunabilir?) Kimlik içinde gerçekte o kadar büyük bir benzemezlik ve farklılık vardır ki, kimlikler arasında olduğu varsayılan farklılıklar yanında yok sayılabilir.

Kimliğe güç veren bu imkânsızlıktır. Bu imkânsız deneyim bir taraftan bir tesis etme çabası iken, kimliğinin yok olmasıyla sonuçlanabilir. Ancak öz aynı zamanda asimetrik bir temas yüzeyidir. Bu yüzden bu imkânsızlık,  işaretsizleştirilenleri yarattığı travmatik bir hakikat algısıyla motive eder. Bütünlük algısı, toplumsal öz fikri her zaman tehlikeli değildir. Ancak sıradan bir bakıştan, kurmacalık deneyiminden farklı bir deneyime, iktidar gücüne kavuştuğunda, kimilerini içeri alıp, kimilerini dışarı atabilir, nefret objesi, "günah keçisi" haline getirebilir. Tehlike bu karışıklıktan doğar.

Modernleşme sürecinde toplulukların kendi özel kamusal alanlarına kavuşmaları, eğitim, kültür, din, sağlık, spor kurumlarıyla, hayırseverlik mekanizmalarıyla ayrışmalarında görünürde bir şiddet, tehlike yoktur. Ancak siyasal temas alanı sınırlı olunca, ortak kamusal alanı tanımlama gücü, devlet iktidarı askeri temsil tekniklerini kullanan sınıfların eline geçer. Ulus-devletleri oluşturan bütünlük algısının inşası çoğu zaman dışlayıcı bir şiddetle oluşturulur. Bütünlük inşası ihraç ve nefret eylemlerine başvurulmadığı zamanlarda, şiddet içermediği koşullarda dahi bir tahakküm, bir tabiiyet ilişkisine yol açar.

Yok oluş kimliğin gerçeğe en yakın halidir. Dolayısı ile ulusal kimliğini ilk inşa eden topluluklardan biri olan Ermenilerin yok oluşunun unutturulması, paradoksal bir biçimde bu coğrafyanın binlerce yıllık bu kadim topluluğunun varlığının bir semptomu olarak gerçekleşir. Bir başka deyişle bu yok oluş, paradoksal bir biçimde gerçeğe yaklaşma biçimi olarak görülebilir. İmkânsızlık ancak gerçeğe temas ettiği anda, yok olmayla gerçekleşir. Temsilin özdeşleşme yoluyla gerçekleşmesi, imkânsız bir duruma işaret ettiği kadar kimliğin kendi temsil potansiyelini yok etmesi anlamına gelir. Orijinaline ne kadar benzetilmeye çalışılırsa da, gerçekliğinden kuşku duyulmaması için devlet iktidarının temsil ettiği, ayrıcalık sağladığı her kimlik bir taklit olmaya mahkûmdur. Tarihteki zaferlerde kazanan tarafın kendisi de ancak, uğruna yok edilen sayısız insanla gerçekleşir. Eğitim, siyaset, din, kültür gibi temsil kurumları aslında kimliği bir öz olarak taklit ettirmekle onun imgeselliğini imha eder. Bu yüzden kimliğin inşası ile bastırılması, yok edilmesi arasındaki fark silinmiş olur, kaybolan ile hâkim olan aynı şeyin ters yüzleri haline gelir. Bu yüzden varlıkları yokluğa dönüşür, yoklukları varlığa dönüşür. Kazanan kaybeder.

İnkârın geçmişe ait değil, şimdiki zamana ait bir gerçeği örttüğü söylenebilir. İnkâr, unutturma, yok sayma yoluyla geçmişe ait olduğunu varsaydığımız bir olayın, hiç durmadan, varlığını sürekli hatırlatacak bir şekilde günceli rehin aldığı söylenebilir. Güncelin sürekli baskı altında tutulması ise haksızlığın sürekliliğine işaret eder. Bu açıdan milliyetçi ideolojilerin birçoğunda olduğu gibi Türk Milliyetçiliği’nin de temelinde travmatik bir durum bulunur. Bu travma; fiilen hiçleştirilen, malzeme gibi cephelere sürülen, sürekli tehdit ve korku altında yaşan insanların gerçeklikle temas ettikleri olaylardır.

Kimliklerin ayrı kamusal alanlarda izole edilmesi, eğitimle milli kültür inşası sürecinde protototipleştirilmesi, ortak kamusal alanın askeri temsil tekniklerini kullanan devlet bürokrasisinin denetimine geçmesini sağlar. Bu yüzden ideoloji, bir inanış, bir düşünce alanı değil, bu devlet iktidarı üzerinden diğerlerini yok etmeye, kazımaya hizmet eden bir şiddet aracı haline gelir. Fragmantasyonu dışlayan değil, içine alan şiddetsiz bir kamusal alan kavramı ancak kimliğin içindeki eşitsizliği, asimetriyi dikkate alan bir sınıfsal bir perspektif ile mümkündür. Kimlik kurgusaldır ve temsil tarafından koşullandırılmıştır. Bu yüzden bu krizi çözmeye çalışmak, hakikate ulaşmak üzerine değil, bu hayale (kurguya, arayüze) paradigmatik bir deneyim niteliği kazandırma çabası üzerine kurulabilir.