Şenol Karakaş

Şenol Karakaş son yazıları

Şenol Karakaş tüm yazıları

28.06.2016 - 10:51

Yurtta savaş dünyada barış!

Bir günde iki dost edinme  çabası, “değerli yalnızlığı” şiar edinen hükümetin dış politika stratejisi açısından şaşırtıcı. Neden teker teker gitmiyorlar diye soruyor insan. Bir hafta İsrail’le uzlaşma yeter de artar, ama aynı gün hem İsrail’le mutabakata varıp hem de Rusya’ya bizzat Erdoğan'ın ilişkilerin bozulmasından dolayı üzüldüğünü söylediği bir mektup yazması… işte bu kadarı fazla!

Selahattin Demirtaş sadece barış vurgusu yapmak üzere Moskova’ya gittiğinde HDP’yi ihanet içinde olmakla suçlayanların, şimdi birden barışsever geçinmesini kabul etmek zorunda değiliz. Sadece Mavi Marmara’da değil, kuruluşundan beri Filistinlileri öldüren İsrail’le Mavi Marmara katliamından 6 sene sonra barıştı.

Hepimizin bildiği gibi iki troll türü var: Aktroller ve ulusalcı troller. Aktroller, İsrail-Türkiye mutabakatından, İsrail’in diz çöktüğü sonucunu çıkarttılar. Bu tür gelişmelerde, koşulları ya da bazen varlığı pazarlık konusu edilen halka, bu mutabakat söz konusu olduğunda Filistin halkına, bu halkın liderliğine, bu liderliğin ne dediğine bakmakta fayda var. Hamas Dış İlişkiler Sorumlusu Usame Hamdan, anlaşmaya tamamen mesafeli. Şunları söyledi: “Türkiye’nin işgalci İsrail’le yakınlaşma anlaşması bir Türkiye kararıdır. Bu kararın Hamas’la hiçbir ilişkisi yoktur ve Hamas bunun kendi onayıyla gerçekleştirildiğini reddetmektedir”. Hamdan, “İşgalci rejimle ilişkilerin normalleştirilmesi mutlak şerdir” diyerek devam etti.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Gazze ablukasının süreceğini açıkladı. İHH’nın hükümetin İsrail’le yaptığı anlaşmayı eleştirmesi bile Türkiye-İsrail anlaşmasının ne Mavi Marmara’nın hesabının sorulmasıyla ne de Filistin halkının çıkarlarıyla ilgisi olduğunu gösteriyor. Bu anlaşma, Türkiye’nin birkaç sene önce çok değerli ilan ettiği yalnızlığına son verme politikasının bir sonucu. Bu politikanın Filistin halkının çıkarlarıyla bir alakası yok. Türkiye’nin çıkarlarıyla bir alakası var! Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğu için de Gazze ablukasını resmen tanıyan ülke durumuna düştü Türkiye.

Gün içinde en az İsrail anlaşması kadar önemli bir adım daha attı Türkiye Cumhuriyeti devleti. Rusya’yla yeniden güçlü ilişkiler kurma hamlesi yaptı. Erdoğan, Putin’e mektup yazdı. Türkiye devletinin öldürdüğü Rus pilotun ailesine “kusura bakmasınlar” dedi. Karadeniz Ekonomik İşbirliği toplantısına Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da katılacak olması, atılan başka bir adım. Toplantı Rusya’nın Soçi şehrinde düzenleniyor.

Eğer bir üst akıl devreye girip bizzat AKP liderliğini etkilemeye başlamamışsa, neler oluyor? Türkiye bir barış adasına mı dönüşüyor? İsrail doğalgazının Avrupa’ya taşındığı köprü olmak için mi İsrail’le uzlaşıldı? Rusya’yla ekonomi, özellikle turizm sektörü kötülediği için mi yeniden ılımlı ilişkiler kurulmak isteniyor? Bu türden etkenlerin katkısı olmuştur ama belirleyici olan Türkiye’nin jeopolitik ihtiyacıdır. Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkisinde attığı her adımı, bölge ülkelerinin halklarının çıkarını düşünen antiemperyalist bir liderliğin hamleleri olarak pazarlamaya çalışanlar, son İsrail ve Rusya girişimlerini de liderliğin mazlumlara kol kanat germesinin yeni bir aşaması olarak tanıtıyorlar. Türkiye antiemperyalist değildir, Türkiye altemperyalisttir. Liderlik, bölge halklarına değil, bölge halklarına yönelik iç ajitasyonun kendi siyasal bekasına olan katkısına odaklanmış vaziyettedir. Bu nedenle başbakan Binali Yıldırım, “Rusya’ya gerekirse tazminat öderiz” demekle kalmadı ve yaptığı değerlendirmeye Mısır’ı da ekledi: “Rejim değişikliğinin şekli şemali, Mursi ekibine uygulanan haksız cezalar bir tarafa ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yok.”

Bu kadar basit, Türkiye devleti ve onun başbakanı, tüm efelenmelerden, meydan okumalardan, miting meydanlarında konuşmacılarının dört işareti yapmalarından, darbeye karşıymış gibi görünmelerinden sonra “ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yok” diyebiliyor. Türkiye açısından dayanışmak belirleyiciymiş gibi görünen Suriye halkı da Türkiye açısından belirleyici olanın başka bir olgu olduğunu kısa sürede gördü. Putin, Suriye halkını Esad’la birlikte düzenli bir şekilde bombalıyor. Gidişat, sadece Putin’le değil, Esad’la da uzlaşma içine giren yeni bir Türkiye manzarası yönünde. Zira “Türkiye’nin çıkarları” bunu gerektiriyor. Bu çıkarların, bölge halklarının çıkarlarıyla ilgisi yok. Bu, yerli ve milli bir dış politika. Bu, Türkiye’nin jeopolitik rekabetteki konumundan, altemperyalist bir ülke olmasından kaynaklanıyor. Dış politikadaki bu değişim, Türkiye’nin bir barış pınarına dönüştüğü anlamına gelmiyor. Suriye sınırlarında uçak uçuramayan tek ülke olmaktan kurtulmak için devlet politikası son bir yılda inşa edilen iç politik eksene uygun hâle getiriliyor. Bu ekseni belirleyen ise, şaşırtıcı bir şekilde Rojava meselesi. Devlet ve onun sözcüsü olarak AKP ve AKP’lilerin “liderlik” demeye başladıkları Erdoğan, değerli yalnızlığı devletin beka sorunu olarak kavradı. Bunun Suriye’de bir özerk Kürt yönetimini engellemeye yetmediğini acıklı bir şekilde gördüler. Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye’yi Suriye’de etkin bir aktör olmaktan çok uzaklara iteleyen bir süreci tetikledi. PYD ise ABD ordusuyla birlikte IŞİD’e karşı harekât düzenleyen prestiji zirvede bir güç hâline geldi. Binali Yıldırım’ın başbakan olduktan sonra birkaç kez tekrar ettiği, “Dostlarımızın sayısını artıracağız, düşmanlarımızın sayısını azaltacağız” sözü, Türkiye’nin bir barış politikaları evresine geçişinin değil, esas düşmanını teke indirmenin ve bu düşmanı desteklediğini düşündüğü güçler karşısında askeri, politik ve ekonomik gücünü tahkim etme kararının işaretiydi. Bu hamlelerin Kürt sorununda savaş politikalarıyla bağı çok açık. Kürtlere sert politikalarla müdahaleye devam edebilmek için Rusya’dan özür dilendi, Filistin halkının taleplerine aldırış edilmedi ve "Sisi’yle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesine mani yoktur" denilebildi.

Türkiye’nin egemen sınıfın ve devletin çıkarları açısından bile olsa bölge ülkeleriyle hamaset yüklü ilişkiler kurmamasını savunmak zorundayız. Türkiye uçak düşürmemeli, militarist şovlar yapmamalı, bölge ülkelerini düşman ilan etmemeli, bölgesel bir güç olma hevesiyle ülkelerin iç işlerine müdahil olmamalı, birilerini silahlandırmamalı. Ama en başta, Suriye Kürtlerini düşman olarak kodlamaktan vazgeçmeli. Sanırım, Türkiye farkında bile olmadan, Suriye Kürtlerinin mevzi elde etmesine karşı bölgesel dostluklar kurmak için adım atarken, bu dostluklar Suriye Kürtleriyle uzlaşması yönünde baskı yapacak. Bölgede ılımlı ilişkiler kurarken Sur ve Cizre’de de barışın tesis edilmesi ve gerçekten bir barışçıl atmosferden söz etmek o gün mümkün olacak. O günün gelişini daha da hızlandırmak için “Çözüm-yeniden” diyenlerin harekete geçmesi bir zorunluluk.

Şenol Karakaş

senolkarakas@gmail.com