Şenol Karakaş

Şenol Karakaş son yazıları

Şenol Karakaş tüm yazıları

12.09.2015 - 21:09

Linç girişimi bir devlet politikası

Türkiye’de devlet yetkililerini tanımlayan ilk özellikleri, utanmazlıkları.

Ordu mensupları siyasete bulaşmaya, habire darbe yapmaya meraklıdır.

Polis mensupları, takım tutar gibi, eyleme katılan kitleler arasında taraf tutmaya meraklıdır.

Yargı mensupları, hukukun gereklerini değil siyasiler arasında kimler güçlüyse onun taleplerini karşılamaya meyillidir.

Devletin bu utanmazlığını dün gördük. İki gündür, tarihe kara 7-8 Eylül olarak geçecek ırkçı gösteriler silsilesiyle karşı karşıyayız. Genel merkezi dahil HDP’nin onlarca binası yakıldı. Yüzlerce bina tahrip edildi. Kürt işçiler linç edildi, bir Kürt genç Kürtçe konuştuğu için bıçaklanarak öldürüldü. Faşistler sokağa salındı; sistemli, örgütlü, servis araçları kullanılarak, HDP binalarına en yakın noktalar tespit edilerek onlarca saldırı gerçekleşti, gazete binaları basıldı.

İkinci gün, saldırılar nispeten azaldıktan sonra Erdoğan, Davutoğlu ve Bahçeli, vatandaşı sakin olmaya çağırdı. Devletin terörle savaşmaya yetenekli olduğunu, vatandaşın kendisini devletin yerine koymasının yanlış olduğunu açıkladılar.

Faşist lümpenlik toplumun safrası ve bu safra iki gün boyunca, tam anlamıyla bir devlet politikası olarak sokağa saçıldı. Dağlıca’da çok sayıda askerin ve ardından çok sayıda polisin ölmesinden sonra, devlet linç girişimine yeşil ışık yaktı. Linç girişimlerinin planlanmasına yardım etti, kalabalıkların yarı kontrolünü sağladı; HDP binalarına yaklaşmasına, denetimli bir şekilde zarar vermesine izin verdi. HDP binalarına giremeyen göstericilere merdiven yardımı yapan polisler, binaları koruma altına almayan valiler, bu linç girişimlerinin merkezi bir kontrol mekanizmasıyla devreye girdiğini gösteriyor.

Bu kontrol mekanizması, hem Erdoğan’ın hem de devletin tüm kademelerinin içinde bir dert olan, Gezi direnişine ve geçen sene Kobanê’yle dayanışma eylemlerine gösterilen gecikmiş tepkinin boşaltılmasına da yardımcı oldu.

Faşistler, yani Türkiye’nin Nazileri, ayrı bir devlet gibi, başka bir devleti kurmaya namzetlermiş gibi örgütlenseler de, devletten hiçbir zaman bağımsız olmadılar.  Bu nedenle, “kara Eylül” linç girişimleri, devletin yönlendirmesi olmaksızın yaşanamazdı.

İki gün iki gece süren ve hâlâ yer yer devam eden saldırganlık, sadece Kürtlere yönelik gerçekleşmedi. Böyle düşünen varsa yanılır, böyle düşünüp rahatlamayı düşünen varsa çok büyük hata yapar. HDP binalarını yakan, bir genci Kürtçe konuşuyor diye öldürenler, demokratik kazanım adına ne varsa, demokrasinin her bir zerresine saldırdılar. Kadın özgürlüğüne, LGBTİ özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, basın özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, giyinme özgürlüğüne, Ermeni olma, Yahudi olma özgürlüğüne, herhangi bir partiye gönlünce oy verme özgürlüğüne, grev yapma hakkına, gösteri özgürlüğüne muazzam bir saldırı gerçekleşti. Türkiye kapitalizminin uygarlık, çağdaş medeniyet maskaralığının gizlediği vahşet dinamikleri ve geleneğinde ve bugününde dimdik ayakta duran soykırımcı niteliği yüzünü gösterdi. 1915’te, 1934’te, 6-7 Eylül 1955’te Ermenilerin, Rumların başına neler gelmiş olabileceği artık bir tarih tartışması olmaktan çıktı. Maraş katliamı, Çorum katliamı, Sivas katliamı derken, nelerden bahsedildiği artık daha net anlaşılır hâle geldi. Bu katliamlara benzer bir şekilde kan dökülmemesi, faşist güruhların buna hazır olmamasından değil, devletin böyle bir katliamın altından kalkıp kalkamayacağına dair yaptığı hesabın inceliğinden kaynaklanıyor.

Kuşkusuz, bir etken de, katliama maruz kalanların sinir uçlarının fazlasıyla gerilmesinden ve “yeter artık” duygusunun, ırkçı-faşist saldırılara maruz kalan hepimizde açığa çıkmasına ramak kalan yanıt verme isteğinin devlet açısından göze alınamayacak kadar riskli olmasından.

Şimdi, şapkayı önümüze koyma vakti. Ulusalcığı sol saflardan temizlemek için yapmamız gerekenler var. Cihangir’de yürüyen ırkçı gruplar, arka arkaya, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!”, “Türkeş’in askerleriyiz” sloganlarını atıp, Kürt siyasilere en ağır küfürleri ederek yürüdüler. Görmek istemeyenler görsün artık: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganını tercih edenler kesinlikle ırkçıdır ve potansiyel olarak linççidir, açık olarak ise Kürt ve Ermeni düşmanıdır.

Yapmamız gereken ikinci iş ise, 7-8 Eylül’de sokakta bir MHP-AKP koalisyonunun inşa edildiğini görmek, bunu teşhir etmektir. MHP liderliği de, AKP liderliği de, Osmanlı Ocakları da, Ülkü Ocakları da bu tehdit eylemlerini kendilerinin organize etmediğini söylüyorlar. “Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın” dizelerinde dendiği gibi, AKP’nin bir milletvekilinin yaptıkları, Ülkü Ocakları’nın çağrıları ortadayken, “Ben yapmadım, miki yaptı” yaklaşımı, yapılanın çok insani olmadığını kabul ettiklerini de göstermektedir. Erdoğan’ın her açıklaması, her milliyetçi konuşması, AKP liderlerinin “sünnetsiz PKK’liler” açıklamasında ifadesini bulan ırkçı, dışlayıcı, nefret yüklü ifadeleri, MHP’nin harekete geçebileceği ve faşist safranın sokağa saçılabileceği mümbit toprağı yaratıyor. Artık, sokakta her iki geleneğin bazı unsurlarının tadına vardığı bir AKP-MHP birliği inşa edilmiş durumda. Bu koalisyonu dağıtmak zorundayız.

Son olarak, şimdi karamsar olma değil, mücadele zamanı! On binlerce faşistin estirdiği teröre karşı, sokakları yeniden nefes alınabilecek hâle getirmek için, mücadele, ama kitlesel bir mücadele sürdürmeliyiz. Tüm propagandamız, faşizmi geriletecek, sokaklardan çekilmesini sağlayacak kitlesel bir hareketin örülmesinin zorunlu olduğunu anlatmalıdır. Bugün, faşist harekete karşı mücadele, savaşa karşı mücadeleyle iç içe, bir ve aynı mücadele olmak zorunda. Linççi güruh savaştan besleniyor. TSK savaştan besleniyor. Önce Ergenekon’la uzlaşan ve seçimlerden sonra MHP’yle de kısmi bir ittifaka giren Erdoğan savaştan besleniyor. Bir yandan barış için, bir yandan da ırkçılığa ve faşistleri harekete geçiren iklime karşı özgürlüklerimiz, halkların kardeşliği için harekete geçmeliyiz.

Faşist reaksiyona karşı kitlesel bir hareket örülmesi, ilk elden sokaklara birkaç bin kişi de olsa çıkılması ve bu hareketin bir kampanya olarak örülmesinin yanı sıra, ikinci bir adımı daha atmamız gerekiyor. Bu adım, 1 Kasım’ı, Türkiye tarihinin en yığınsal barış eylemi olarak görmek. HDP’nin oylarının artması için tüm gücümüzle çalışmak; HDP’nin özellikle batıdan, Kürtlerin dışında kalan kitlelerden oy alması için dört koldan harekete geçmek. Barışın adresi olarak HDP’yi gösteren, kardeşliğin seçimlerdeki tek alternatifinin HDP olduğunu anlatan bir seçim kampanyasını örgütlemek; savaş politikalarını gündeme getiren, faşistlere pervasızca saldırma güveni veren, HDP’nin 80 milletvekilini yok sayan, 6 milyon kişinin seçmen iradesini bir kalemde silip atmayı amaçlayan Erdoğan merkezli devlet politikasına verilecek en doğru yanıt olacaktır.

Şenol Karakaş

senolkarakas@gmail.com