Ekonomik krizler ve siyasal sınıfsal dersler

31.05.2018 - 14:13

Onur Öztürk, Sosyalist İşçi gazetesine 1989, 1994 ve 2001 krizinden çıkarılabilecek dersleri yazdı.

Gerek dünyada gerekse Türkiye’de yaşanan ekonomik krizlerin derin sosyal ve siyasi sonuçları olmuştur.  Sosyal sonuçlar işsizlik,  yoksulluğun artması,  sosyal harcamaların kısılması, toplumsal gerilimin artması ve gelir adaletsizliği olarak karşımıza çıkar.  Krizin siyasi veçhesi ise ise ülkeyi yöneten partinin itibar kaybı,  siyasi istikrarsızlık ve egemenlerin artık yönetemez hâle gelmesi şeklinde kendini gösterir.  Dolayısıyla kriz sonrası daha radikal siyasi hareketler güç kazanır. Bu bazen devrimci radikal bir hareket olarak belirirken, bazen de 1929 bunalımı ortamında olduğu gibi faşizm ve Nazizm güçlenmesi ile sonuçlanır.

1989 ve 1994 krizleri

Türkiye kapitalizmi de 20. yüzyıl içerisindeki kendi gelişme aşamalarında sık sık kriz sürecine girmiştir. Özellikle son 35-40 yıllık süreçte yapısal dönüşüm içerisinde olan ekonomik sistem daha kırılgan hâle gelmiştir. 1980’li yıllarla birlikte başlayan dışa açık sermaye birikim modeli ilk ciddi bunalımını 1988 sonu ve 1989 başında yaşamıştır. 1989 yılında yaşanan durgunluk karşısında bedel ödemek istemeyen işçiler ve emekçiler harekete geçmiş ve ünlü bahar eylemlilikleri yaşanmış, ardından 1990 sonunda 1991 başında ise Zonguldak’ta binlerce maden işçisi Ankara’ya yürümüştür.  Siyasi arenada ise dönemin SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti)’si daha sola yaklaşmış hatta Kürt sorunu konusunda sınırlı da olsa çözüm önerileri getirmiştir.  Bu durum karşılığını 1989 yerel seçimlerinde bulmuş ve bu seçimlerde SHP birinci parti olarak çıkarken, 1991 genel seçimleri sırasında ise SHP ve Kürt siyasi hareketinin o dönemki partisi HEP ittifakı gerçekleşmiştir.  Aynı süreçte sosyalist solda ise 12 Eylül yenilgisi ve 1989-1991 arası gerçekleşen devlet kapitalisti rejimlerin çöküşü nedeniyle ciddi bir ideolojik bunalım yaşanmıştır.  Ancak işçi hareketinin verdiği sınırlı moralin sosyalist soldaki bu tartışmanın gecikmesine neden olduğunu da söyleyebiliriz.

Egemen sınıf cephesinden baktığımız zaman ise 1989 ekonomik krizini aşabilmek için dönemin Özal yönetimi kambiyo rejimi serbestleştirirken, konvertibilitenin kabul edilmesiyle birlikte ülkeye giriş ve çıkış yapan bütün finansal hareketler serbest hâle gelmiştir. Diğer yandan 1990’lı yıllarda koalisyon hükümetleri ve siyasi istikrasızlık yeni ekonomik krizleri de tetiklemiştir.  Örneğin 1994 yılı başında patlak veren ekonomik kriz emekçi kitlelerin hayatını derinden etkilemiştir. Kriz karşısında egemen sınıfın çare olarak sunduğu ünlü “5 Nisan kararları” yeni zamlar, kamu harcamalarının kısıtlanması, özelleştirmeler gibi bir dizi “önlem” içermekteydi. Kazanımlara yönelik saldırılar karşısında işçiler yeniden harekete geçmti. Kasım 1994 tarihinde yaşanan bir dizi eylemliliğin ardından 20 Aralık 1994 tarihinde kamuda çalışan emekçiler iş bırakma eylemi gerçekleştirmişti.  Hareketin asıl ivme kazandığı yıl ise 1995 olmuştu.  Aynı yıl içerisinde anayasadki bazı değişiklikler nedeniyle kamu emekçileri Kızılay Meydanı’nı iki gün boyunca işgal ederek grevli-toplu sözleşmeli sendika hakkını talep etmişlerdi.  Yine aynı dönem içerisinde kamuda “0” zam dayatmasına karşı Türk-İş’e bağlı 200 ila 300 bin arasında kamu işçisi greve gitmiş ve ardından Ankara’da merkezi bir miting düzenlemişti.  Türk-İş tabanındaki işçilerin mücadelesi Tansu Çiller hükümetinin devrilmesine neden olmuş ve uzun süre yeni hükümet kurulamamıştı.

Refah Partisi’nin yükselişi

1994 krizi siyasi arenada solun gelişimi açısından beklenen etkiyi yapmamıştır. SHP 1991-94 arası hükümet ortağı olması nedeniyle ciddi anlamda yıpranmış ve ayrıca dünyada da sosyal demokrasinin krizi bu itibar kaybını hızlandırmıştı. Sosyalist solda ise 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrası Türkiye’deki konjonktür gereği ertelenen ideolojik hesaplaşma gün yüzüne çıkmış ve gelişen harekete yeterince cevap verilememişti. Siyaset boşluğunu “adil düzen” sloganıyla kent yoksulları ve örgütsüz işçiler arasında da örgütlenebilen Refah Partisi doldurmuştu.

28 Şubat, 2001 krizi ve KESK’in güç kaybı

1997 yılına yaşanan 28 Şubat süreci ise siyasette bambaşka dengeleri beraberinde getirdi. 28 Şubat sürecini destekleyen veya süreç karşısında nötr kalan solun bir bölümü giderek ulusalcılaştı ve şoven milliyetçi bir hat sergiledi. Solun diğer bir kesimi ise edilgen kalması nedeniyle siyaset sahnesinden giderek silinmeye başladı. Bu nedenle bir sonraki kriz süreci egemenler açısından daha kolay geçti.  1998-1999 krizi, yükseltilmeye çalışılan milliyetçilik ortamında krize çözüm olma iddiasındaki MHP’yi güçlendirdi.  Ve DSP-MHP ve ANAP koalisyonu kuruldu.  Ancak bu koalisyon hükümeti döneminde de 2001 yılında derin bir kriz yaşandı. Ancak koalisyon hükümeti kurulur kurulmaz ciddi bir işçi direnişi ile karşı karşıya kaldı. Mezarda emeklilik yasasına ve çalışanlar aleyhine gerçekleştirilmek istenen düzenlemelere karşı iş bırakma, basın açıklaması gibi yerel eylemlilikler 24 Temmuz 1999 tarihinde Ankara’da güçlü bir mitingle sonlanmıştı.  Ancak ardından gelen Gölcük depremi nedeniyle nedeniyle eylemlilik süreci sona erdirilmişti. Böylece emekliliği düzenleyen yasa kolayca geçmiş oldu. 2001 krizinde ise KESK’in karşısına grev ve toplu sözleşme içermeyen sendika yasası tekrar gündeme getirildi. KESK hükümetin bu girişimi karşısında bir dizi etkinliğe girişmiş olsa da “sahte sendika yasası” kısa sürede yasalaştı.  Bunda MHP yanlısı Kamu-Sen’in büyük etkisi oldu, hatta kanunun yürürlüğe girmesinden sonra MHP’li bakanlıklar sayesinde Kamu-Sen geniş örgütlenme imkânı buldu.  Buna karşılık yeni sendika kanununun yürürlüğe girmesinden sonra KESK gücünü kaybetmeye başladı.

Krizin faturasını ödememek için: Sokakta mücadele, sandıkta Demirtaş ve HDP

1999 ve 2001 krizlerinin siyasi sonuçlarına baktığımız zaman üçlü koalisyonun ciddi bir itibar kaybına uğradığını görürüz. 2002 genel seçimlerinde ise hemen hemen bütün siyasi partiler ciddi bir itibar kaybına uğrar. Milli Görüş geleneğinden gelen ve bu hareketin bölünmesiyle ortaya çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi büyük bir zafer kazanır. Bu siyasi başarıda sermaye çevrelerine verilen güven kadar geniş emekçi kitlelerin “değişim” taleplerinin de istismar edilmesinin büyük etkisi olmuştur.

Bugüne yeni bir krizin eşiğindeyiz ve egemenler seçim sonrası yine faturayı emekçilere çıkarma niyetindeler. Fakat bugün biraz daha şanslı durumdayız. OHAL’e ve bütün baskılara rağmen tüm ezilenleri ve barışı savunan HDP gibi bir parti bulunmaktadır. Her ne kadar sosyalistler açısından çözüm tek başına sandık olmasa ve seçimden sonra da mücadele devam etse de seçimleri de kazanıma çevirmek gerekmektedir. O nedenle barış, demokrasi, özgürlük ve emekten yana politikalar için genel seçimlerde HDP, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Selahattin Demirtaş için kampanyalar yürütülmeli. Öte yandan seçim öncesinde ve sonrasında sokaktaki mücadele sürdürülmeli ve işçi sınıfı ve ezilenleri kapsamayı amaçlayan sosyalist bir alternatifin inşasına güç verilmelidir.

Onur Öztürk 

(Sosyalist İşçi)