Dinamitlenen Roma Hamamı

04.04.2018 - 14:16

Murat Erkman, Ankara'daki İller Bankası binasının yıkılması üzerine başlayan tartışmalardan yola çıkarak şehrin yok edilen tarihine bakıyor. 

Kültürün zenginliği çeşitliliğine ve sürekliliğine dayanır. Geçtiğimiz Haziran ayında Ankara Ulus’ta şehrin tarihî binalarından tescilli İller Bankası binası bir gecede yıkıldı ve yok edildi. Yıkılma sebebi, arkasındaki arsaya yapılan görkemli cami idi. Bu kadarla da kalmadı, caminin çevresinde bulunan binaların büyük kısmı cami bahçesine alan açmak için yıkıldı.

İller Bankası, 1934 yılında düzenlenen bir yarışma sonucunda, kazanan projenin uygulanmasıyla inşa edilmişti. Cumhuriyet döneminin önemli bir yapısıydı. Günümüz iktidarının siyasî anlayışı çerçevesinde böyle bir önem taşımadığı açık. Bu durum, iktidarın geçmişe sahip çıkmadığı ve Cumhuriyet değerlerini korumadığı şeklinde yorumlandı. Bu görüş sahiplerine göre iktidar, kurucu ideolojinin başkentinin ortasına dev gibi bir cami dikmek suretiyle, Cumhuriyet'i kuranlardan intikam almaktadır. Bu tablo, daha derin bir analize ihtiyaç duymaktadır.

Dinamitle tahrip

Ankara’da Ulus ve civarında birçok Roma eseri olduğu bilinmektedir. Bunlardan bir kısmı günümüze kadar ulaşmayı başarabilmiştir. Roma Hamamı bu eserlerden biridir. Ancak Cumhuriyet'in ilk yıllarında dönemin iktidarı kendi ideolojik yapısına göre bir başkent inşa etmeye başladığı sırada, günümüzde pek bilinmeyen veya gizli kalması tercih edilen icraatlarda bulunmuştur. Roma Hamamı’nın o güne kadar ayakta kalan duvarları 1926 yılında yapılması planlanan Savunma Bakanlığı binasına yer açmak amacıyla dinamitle tahrip edilmiştir.

Dönemin ve günümüzün verileri, zamanında Ankara’nın bir Roma şehri olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak cumhuriyetin kurucu ideolojisi, bu şehri görmek ve korumak yerine, üzerine kendi ideolojik yapısına göre bir başkent inşa etmiştir. Oluşturulan yeni kimlik doğrultusunda, eski kültüre ait eserler tereddütsüz yok edilmiştir.

Oysa Ankara çok önemli bir kültürel ve iç içe geçmiş dinsel sürekliliğe işaret eder. Augustus Tapınağı ve Hacı Bayram Camii’nin yüzlerce yıllık birlikteliği yeterince ön plana çıkartılmamıştır.

Ulus semtinde, Hacı Bayram Camii’nin yanında yer alan Augustus Tapınağı, Roma İmparatoru Augustus'a adanmıştır. Daha önce de kutsal sayılan bir alana, İ.Ö. 25-20 yılları arasında yapıldığı kabul edilir. Yapının altında, İ.Ö. 2. yüzyılın ikinci yarısında yapılmış, Friglerin Gök Tanrısı Men ile Ana Tanrıça Kybele’ye adandığı düşünülen bir tapınak daha bulunmaktadır. Bu yapı, hem planı hem de esas bölümleri açısından Augustus Tapınağı'na da temel oluşturmuştur. Augustus Tapınağı, Anadolu’da Hıristiyanlığın yaygınlaşmasından sonra 5. yüzyılda kiliseye dönüştürülmüştür.

Ankara 15. yüzyılın başlarında Osmanlıların eline geçtiğinde, tapınağın kuzeybatı kısmının hemen yanına Hacı Bayram Camii inşa edilmiştir. Bu yapı, cami ile bitişiğindeki türbeden oluşmaktadır. Doğusundaki tapınak-kilise erken Osmanlı döneminde medreseye dönüştürülerek Ak Medrese adını almıştır. Caminin yapılışı Hacı Bayram’ın ölümünden iki yıl önce, 1427-28’dir. Bayramiyye Tarikatı'nın dinî lideri olan Hacı Bayram, 15. yüzyılda Ankara yakınlarında doğmuştur. İlk yapıldığında küçük boyutlu planlanan cami, şehrin ve bölgenin nüfus artışı ile birlikte genişletilmiştir. Camiye güneyden bitişik türbenin, Hacı Bayram Veli’nin ölüm tarihi olan 1429'da inşa edildiği kabul edilmektedir. Ankara kültürü Cumhuriyet'e kadar, Roma üzerine Osmanlı kültürünün, Hıristiyanlıkla İslam’ın harmanlamasıyla oluşmuştur.

Köksüz bir şehirli nüfus

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Ankara nüfusunun yüzde 21'ini Hıristiyanlar oluşturuyordu. Ermeni Soykırımı ve paralel bir süreçte gerçekleştirilen Rum Soykırımı, şehrin demografik yapısının tamamen değişmesine yol açmıştır. Gayrımüslim kimliklere ait her şey Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi tarafından iz bırakmayacak şekilde yok edilmeye çalışılmıştır. Şehrin kökeninde olan Roma kültürü görmezlikten gelinmiş, yerine yapay bir millî kimlik oluşturulmuştur. Hıristiyanların yaşadığı mahalleler 1916 yangını ile yok edilmiş ve zaman içerisinde Hisarönü Parkı hâline getirilmiştir. Keçiören civarında Ermenilere ait Vank Manastırı'nın 1920 senesi civarında hiç iz bırakmadan kaybolması ve son kalan kilise kalıntısı olan St. Klemens’in üzerine bina yapılmış olması da, aynı davranış şeklini ortaya koymaktadır.

Ankara, yüzyıllardır içinde yaşamış kültürler dikkate alınmadan, tepeden inme bir şekilde yeniden tasarlanmıştır. Şehirler, sakinlerinin kültürünü yansıtır ve halkın yüzyıllar sürecinde biriktirdikleriyle şekillenir. Ancak burada Cumhuriyet'in tek tip vatandaş yaratma projesi köksüz bir şehirli nüfus yaratmıştır. Bu nüfusun tarihi 1920’de başlamaktadır, öncesi hem bu nüfus, hem de dönem iktidarı tarafından görmezden gelinir, yok sayılır. Sıradan bir Ankaralı, kendisine anlatılan Cumhuriyet Ankara'sı tarihinden fazlasına ulaşma imkânından büyük ölçüde yoksundur. Anadolu’nun neredeyse tüm şehirlerinin benzer bir kaderle yüzleştiği açıktır.

Yeni kimlik oluşturma projesi öyle boyutlara varmıştır ki, bu toprakların parçası olan kadim uygarlıkların neredeyse tümüne savaş açılmış, hepsi düşman ilan edilmiştir. Bu kültürlerden sadece Hititler, hakim ideolojinin bir kökene ihtiyaç duyması nedeniyle, muaf tutulmuştur. En yakın Hitit eseri Ankara’ya yaklaşık 60 km uzaklıkta olan Gâvurkale’dedir. Buna rağmen, şehrin üzerine kurulduğu Roma geçmişi görmezden gelinmiş ve Hitit Güneşi şehrin simgesi hâline getirilmiştir. Hitit uygarlığı, o dönemde hakkında az bilgiye sahip olunmasından ötürü milliyetçilik temelinde işlenmeye, bir atalar kültü yaratılmaya daha uygundur. Hititlerin Türklerin atası olduğu, Türklerin bu topraklarda binlerce yıldır yaşadığı yolunda bir tez ortaya atılmıştır. Bu, aynı zamanda bize "yerli ve millî" olarak anlatılan düşüncenin temelidir. Bu temelin üzerine Hanefi/Sünni/Müslüman kimliği eklenerek, diğer tüm uygarlıkları reddeden ve bu şemsiye altında toplanmaya çalışılan bir kimlik dayatılmıştır.

Hacı Bayram-Augustus birlikteliği

Dönem mimarîleri iktidarların kendilerini kalıcı kılabilmeleri için bir dil oluşturur. İller Bankası binasının Ankara'daki dönem yapıları gibi tepeden inme bir kültürel şekillendirme ile inşa edildiğini unutmamak gerekir. Şekillendirme yeterince köklü olamadığı ve şehrin kendinden önceki tüm kültürlerini yok saydığı için, destekleyeni ve sahip çıkanı dar bir çevre ile sınırlı kalmıştır. Yaratılmış millî kimliğin de aslında benimsemediği bir bina şimdi yıkılmıştır. Binanın yıkılmasına söz konusu dar çevre dışında itiraz eden olmamıştır. Bunun da sebebi kimliğin suni olarak oluşturulmuş olmasıdır.

Cumhuriyet'in kurucuları nasıl kendi ideolojik hegemonyalarını mimarî olarak da ifade etmeye çalışmış, Ankara'nın binlerce yıllık tarihini dikkate almayan yapılar inşa etmişse, aynı durum bugün de söz konusudur. Son dönemdeki iktidar da bu mirası devralmış, kendi ideolojisinin sembol yapılarını hayata geçirmeye başlamıştır. İller Bankası binasının arkasına yapılan cami de tam olarak bunu anlatmaktadır. İnşa edildiği bölgeye tümüyle uyumsuz bir şekilde yapılan dev cami, adeta iktidarı yüceltmenin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu cami ayrıca Mimar Sinan mimarîsinin soğuk bir kopyasıdır. Yeni bir kültürel dil sayılamaz.

Ankara’nın İslam kültürünü Hacı Bayram-Augustus birlikteliğinin yanı sıra, iki mütevazı cami ile anlatmak mümkündür. Bunlardan biri, Selçuklu dönemine ait, 1198 yılında yapılmış Alaeddin Camii'dir. Kitabesinde Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın oğullarından Ankara Meliki Muhiddin Mesud tarafından Rumlu Ebubekir oğlu İbrahim adlı bir ahşap ustasına yaptırıldığı yazılıdır. Diğeri ise, yine Selçuklu dönemine ait Ahi Şerafettin Camii'dir. Yapının Sultan I. Alâeddin Keykubad (1220-37) döneminde, 1223 yılı sonrasında inşa edildiği tahmin edilmektedir. İki yapının en önemli özelliği ise, inşaatlarında Roma uygarlığına ait devşirme taşların, sütunların ve duvarların kullanılmış olmasıdır. Roma taşları bu camilerin içinde harmanlanmıştır. Bu camiler, yaşayan kültürle birlikte yüzyıllar içinde yoğrulmuştur. Günümüzde hâlâ cemaatlerini kucaklamaktadır.

Cumhuriyet, bu yüzlerce yıllık harmanı görmezlikten gelmiş ve kendi ideolojik yapılaşmasını hayata geçirmiştir. Şehrin binlerce yıllık kültürü kırılmıştır. Günümüzün iktidarı ise bu kırılma üzerine, aynı şekilde kendi hegemonyasını sağlamlaştırmak için mimarî bir dil oluşturmaktadır. Yapılan yapı ne kadar görkemli olursa olsun, Alaeddin Cami ve Ahi Şerafettin Cami kadar kültürel değer taşıyamayacak ve tarihsel sürece yenik düşecektir. İktidar, savaştığını iddia ettiği yapıyla aslında aynı olduğunun ve artık kültürün değil, kırılmanın süreklileştiği bir şehrin yaratılmasına katkıda bulunduğunun farkında mıdır acaba?

Kültür yaşamla yoğrulur, iktidarların güç ve hegemonya gösterisiyle değil.

Murat Erkman 

(Altüst Dergisi, 25. sayı)

Kaynakça

Mustafa Servet Akpolat, Ankara - Başkentin Tarihi, Arkeolojisi ve Mimarisi, Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, 2004.

Fatih Müderrisoğlu, Ankara - Başkentin Tarihi, Arkeolojisi ve Mimarisi, Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, 2004.

Taylan Esin, Zeliha Etöz, 1916 Ankara Yangını - Felaketin Mantığı, İletişim Yayınları, 2015.

Musa Kadıoğlu, Kutalmış Görkay, Stephen Mitchell, Roma Dönemi'nde Ankyra, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

Sema Doğan, Ankara - Başkentin Tarihi, Arkeolojisi ve Mimarisi, Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, 2004.