Rüyadan kâbusa: Stalinizme giden yolu Lenin mi açtı?

18.02.2018 - 23:35

Lenin’in Rus Devrimi’ndeki liderliğinin Stalin’in terörüne giden yolu açtığı argümanı oldukça yaygın. Patrick Nielsen, devrimin bastırılmasıyla ve Stalin’in egemen olup 1917’nin amaçlarının tam tersinin vuku bulmasıyla sonuçlanan öznel ve nesnel koşulları ele alıyor.

100. yılında 1917 Ekim Devrimi, ana akım medya tarafından neredeyse hiç anılmadı. Anıldığında ise sola saldırmak için bir silah olarak kullanıldı. Jeremy Corbyn, partinin üzerinde uzlaştığı Brexit çizgisine karşı koyan üç gölge kabine bakanını ihraç ettiğinde, Daily Express gazetesi histerik bir makale yayınladı: “Corbyn’in ‘sert sol’u İşçi Partisi’nin ılımlı kanadını Bolşevik usulü devrimle tasfiye ediyor”. Muhafazakârların Yeovil milletvekili Marcus Fysh’e bu konudaki fikri sorulduğunda şöyle dedi: “Vaktiyle nüfuz sahibi birkaç vekilin ‘Menşeviklerin şimdilik üstünlüğü söz konusu, ancak biz, yani Bolşevikler önünde sonunda onları alt edeceğiz’ dediğini duydum. Karşı karşıya kaldığımız durum budur.”

Bir açıdan bakıldığında, bu tam bir safsata gibi duruyor. Üç gölge kabine bakanının kovulmasının İşçi Partisi’nin Bolşevik bir örgüte dönüştüğünün canlı kanıtı olduğunu tartışmak gülünç. Ancak bu söylem, sosyalistlerin, sosyalist bir toplumu savunduklarında karşılaştıkları genel bir ithamı çok iyi şekilde simgeliyor: “Rusya’da neler olduğuna bir bak. Stalin’in yükselişi, ne derece iyi niyetli insanlar söz konusu olursa olsun, devrimlerin her zaman despotik bir lider ve tiranlık yönetimiyle sonuçlandığını gösteriyor.” Diğer deyişle, Ekim Devrimi ile ondan 10 yıldan fazla süre sonra ortaya çıkan Stalinist rejim arasında doğrudan bağlantı olduğunu savunuyorlar.

Stalin’in yükselişi ve 1930’dan sonra ortaya çıkan devlet kapitalizmi rejimi kaçınılmaz son değildi. Bu sonuç, sınıflı bir toplumu devrimci bir dönüşüme uğratmanın doğasında olan bir eğilimden de kaynaklanmadı. Bu sonucun müsebbibi, Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkıp Rus Devrimi’nin altını oyan, Stalin’in ve ortaya çıkan yeni yönetici sınıfın, yani bürokrasinin dolduracağı boşluğu yaratan bir takım nesnel ve öznel etkenlerin karışımıydı.

Stalin’in tiranlığı ortaya çıkmadan önce, 1917 Ekim Devrimi, daha iyi bir topluma çok kısa bir süreliğine bir bakış atmamıza önemli bir fırsat tanımıştı. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insanın kapitalizmin mantığını ve neoliberalizmi reddettiği, sosyalist fikirlere karşı aşırı ilgi gösterdiği bu günlerde, Ekim Devrimi’nin öğretileri hâlâ günceldir. Egemenlerin Ekim Devrimi hakkındaki hikayeleri, devrimin başından beri yok olmaya mahkûm olduğunu anlatır. Verilen mesaj ise ‘dünyayı kökten değiştirmeye asla kalkışmayın, zira kalkışırsanız, her şeyi daha beter edersiniz’ eksenindedir. Fakat zincirlerinden tamamen kurtulmuş devrimin potansiyelini ve onu boğan gerçek hayatın koşullarını göz önüne aldığımızda, buradan çıkarmamız gereken ders, bugünün dünyasında devrime daha az değil, çok daha fazla ihtiyacımızın olduğudur.

Zirve noktası

Ekim Devrimi, insanlık tarihinin zirve noktalarından biriydi ve ezilenlerin hakiki bir şöleniydi. Herhangi bir devrimci harekette, kadınlar, LGBTİ+ toplulukları, etnik ve dinî azınlıklar gibi toplumun en ezilen bileşenleri, geçmişin yargılarını üstünden atar, devrimci harekete katılır ve her gün tecrübe ettikleri olağan baskıdan dünyayı nasıl kurtaracaklarını tartışmaya başlarlar. Ve bu, zincirlerinden kurtulan sömürülenlerin önderlik ettiği bir süreçtir. 2011 Mısır Devrimi esnasında Mahalla'da kadın işçilerin Mübarek'in zalim rejimine karşı başlattıkları grev dalgalarında bunu bizzat gördük.

1917 Ekim'inde de benzer bir süreç sahne aldı. Rusya'daki kadınların gündelik hayatları, Rus Ortodoks Kilisesi'nin ideolojik fikirleriyle zenginleştirilmiş en pespaye cinsiyetçiliğe ve şiddete tabi tutulmuştu. Kadınların temel yaşam gayesi doğum yapmak ve toplumdan izole kalmaya devam etmekti. Ekim'den sonra yeni Sovyet toplumunun ele aldığı ilk konulardan biri, kadınların toplum içerisindeki yeri oldu. İsteğe bağlı boşanma ve kürtaj hakkı getirildi, fahişelik yasa dışı olmaktan çıkarıldı ve kadınları 'özel alan' olan evlerinden kurtarıp onların yeni sosyalist toplumun faal kurucuları olmasının önünü açan komünal kreşler, bakımevleri, mutfaklar kuruldu.

Çarlık Rusya'sının, kadınlara karşı baskıcı tutumunun yanında, Rus İmparatorluğu’nun kontrolünde olan ülkelere karşı gaddar yaklaşımları konusunda da kötü bir şöhreti vardı. İmparatorluk 'halkların hapishanesi' adıyla anılıyordu. Batıdaki Ukrayna'dan doğudaki Müslüman Kafkaslara dek her bir halk, Çarlık yönetiminin en acımasız, antidemokratik uygulamalarına tabi tutuldu. Ekim Devrimi'nin akabinde, sovyetler tarafından verilen ve en başta Bolşevikler tarafından desteklenen ilk hükümlerden biri, bu ülkelere kendi geleceklerini tayin etme hakkı oldu.

Ekim'den sonraki ilk günlerde işçiler, işyerlerini ve fabrikaları, işyeri komiteleri aracılığıyla yönetti. Köylüler ise varlıklı toprak ağalarının ve aristokrasinin elindeki toprakları aldı. Ekim Devrimi'nin öncesi, sonrası ve tarih sahnesine çıktığı tüm zamanlarda Bolşevikler, -meşhur bir sloganda özetlendiği şekliyle, "Ekmek, toprak ve barış. Tüm iktidar Sovyetlere!" ekseninde olan talepleri savunabilen tek siyasi güç idi. Bunlar, Ekim’e gidilirken Rusya’daki sıradan insanların talepleriydi ve Bolşeviklerin bu taleplere bağlılığı, sovyetlerde çoğunluğu kazanmalarına neden oldu.

Erken dönem Sovyet rejimi Rusya'sı, 1928'de başlayan Stalin diktatörlüğü Rusya'sından tamamıyla farklıydı. Stalin'in karşıdevrimi, 1917 Ekim'inde sıradan Rusyalıların elde ettiği tüm kazanımları aşamalı olarak bertaraf etti. Kadınlar ev denilen 'özel alana' geri dönmeye zorlandı ve artık yaşam gayeleri tekrar doğum yapıp işgücünü genişletmek üzere sağlıklı bireyler ilave ederek, yeni devlet kapitalizmi rejiminin, kendilerinden ekonomik ve askeri açıdan daha gelişmiş olan Batı ülkeleriyle rekabet etmesini temin etmek oldu. Ekim'in ardından LGBTİ+ Rus topluluklarına verilen haklar, Stalin'in bir diğer saldırı alanı oldu. 1930 Sovyet sözlüğü homoseksüelliği "yapay bir olgu" ve Sovyet toplumuyla uyumsuz olarak tanımladı.

Kendiliğinden eylem

Bertaraf edilen yalnızca bu baskıcılığa karşı önemli kazanımlar olmadı. Sovyetlerin ilk dönemlerinde işçilerin kendilerini yönetmeleri ve demokratikleşme talebindeki artan ısrar bir mihenk taşı olmuşken, sonraları işçilerin kendiliğinden eylemi ve işçi demokrasisi, fabrikalarda ve işyerlerinde "tek adam rejimiyle" değiştirildi. Sovyet toplumunun erken dönemlerinde işçi komiteleri işyerlerinin veyahut fabrikaların nasıl işleyeceğini belirliyorken, Stalinist rejimde, genellikle Stalinst bürokrasiden bir 'yönetici' işyerlerinin yönetimini tamamen ele geçirdi. Birilerini keyfi olarak işe alma ve kovma, ve zamanla zahiri/içi boş yapılara dönüştürülen işçi sendikaları ve örgütlerinin kararlarını etkileme yetkileri vardı.

Açıkça görülüyor ki, erken dönem Sovyet toplumu, temelde Stalinist Rusya'dan çok farklıydı. Gelin görün ki, ana akım yorumcular bu farklılığı belirtmekten imtina ederler. Sıradan Rus halkının kat ettiği muazzam mesafeyi ve Stalin'in Sovyet toplumunun başlangıç ilkelerine tamamen ters düşen hükümlerini nasıl dayattığını görmezden geldiler.

Peki, 'karşıdevrim nasıl doğdu?' meselesine gelelim. Uluslararası bazda ve ülke içinde var olan maddi koşullar, Stalin'in iktidarı nasıl devralabildiğini açıklamak için anahtar rol oynuyor. Enternasyonalizm, Bolşeviklerin temel teorilerinden biriydi. Diğer pek çoğuyla birlikte Lenin ve Troçki, Rusya'yı saran, Şubat ve Ekim Devrimleri'nin önünü açan krizin, küresel bazda vuku bulan diğer çalkantıların bir parçası olduğunu düşünüyordu. Dolayısıyla devrim, benzer savaş koşullarının ve toplumsal çöküntünün olduğu Avrupa'nın geri kalanına çok yakında sirayet edebilirdi. Yaşanacak sosyal patlamanın, Rusya'da vuku bulanlardan ilham alması olasıydı.

Bolşevikler, Rus Devrimi'nin uzun vadede başarılı sayılabilmesi için, gelişmiş Avrupalı ülkelerde artan sayıda proleter devrimin kazanması gerektiğini savunuyordu. Öne sürülen argüman çift yönlüydü. İlk argüman, Almanya'da ya da diğer Avrupa ülkelerinde ortaya çıkacak devrimci hükümetler, Sovyet hükümetine maddi, malzeme ya da kaynak yardımında bulunup destekleyebilirdi. Bu, geniş ölçekli köylü nüfusunu Ekim'in işçi sınıfı ideallerine göre şekillendirebilmesi için sovyetlere bir nefes alma alanı sağlayabilirdi.

İkincil olarak ise, kapitalizmin küresel bir sistem olması nedeniyle, kapitalizmi defetme hareketinin de küresel olması gerektiğini savundular. Rusya küresel üretim ve ticaret ağının yalnızca küçük bir parçasıydı. Bolşevikler küresel sermayenin, acemi Sovyet hükümetini devirmek için herhangi bir şeyi yapabileceğini belirtirken, habis bir paranoyaya kapılmamışlardı. Troçki, 1905'te erken bir uyarı olarak şunları söylemişti: "Eğer Avrupa'nın halkları ayağa kalkıp kapitalizmi ezmezse, ezilecek olan hepimiz olacağız. Bundan hiç şüphem yok."

1917'de dünya kapitalizmi uçsuz bucaksız bir krizdeydi. Birinci Dünya Savaşı yaşam koşullarını harap etti, milyonlarca işçi sınıfı mensubu insan Doğu ve Batı cephelerinde katledildi. Bu esnada Avrupa yönetici sınıfının büyük kısmı, savaştan faydalanarak devasa maddi kazanç elde etti. Avrupa kıtası boyunca patlak veren devrimlerin ve kitle direnişlerinin, Rusya'ya bakarak ilham alması, bu çelişkili tabloyu kısmen açıklamakta.

1918'deki Kiel bahriyeli ayaklanması, Rusya'daki sovyetlere benzer bir yapıda olan denizci, asker ve işçi konseylerinin tüm Almanya'da kurulmasının önünü açtı ve Kayzer Wilhelm'i tahttaki haklarından feragat etmeye zorladı. Devrimci ayaklanmalar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sonunu getirdi. İtalya "iki kızıl yılın" (1919 ve 1920) kitle grevleri, gösterileri ve fabrika işgalleri ile sarsıldı. Dağılan Osmanlı İmparatorluğun'da, Konstantinopolis'de [İstanbul] bir devrim patlak verdi. Daha sonradan Bolşevik olan bir anarşist, Victor Serge, şöyle yazmıştı: "Tüm Avrupa eylem halinde, her yerde gizli ya da açık pek çok işçi konseyi [sovyet] tezahür etmeye başladı. Her şey mümkün."

Dünya devrimini destekleyen, komünist partilerin uluslararası örgütü olan Komünist Enternasyonal (Komintern) Ekim'in hemen ardından Bolşevikler tarafından kuruldu. Bayrağı altında ayaklanan kitleleri toplayabilecek potansiyele sahipti. Kısa bir dönemliğine Rus işçilere Avrupa proletaryası da katılacak gibi göründü. Ne yazık ki, bütün bu mücadeleler teker teker alt edildi. Tüm Avrupa'da yaşanan kriz ortamında, eksik olan şey işçilerin mücadeleye olan isteksizliği değil, Bolşeviklerin Rusya'da politik şeffaflıkla ve örgütsel tecrübeyle üstlendiği ve işçilerin desteğini kazandığı devrimci liderliğin bir benzerinin oluşmamasıydı. Bolşevikler bu eksikliğin farkına vardılar ve üstesinden gelmek için yoğun çaba gösterdiler. Maalesef başarılı olamadılar, fakat -çağdaş zamanlarda sağdan ve soldan gelen eleştirilerin aksine- bu mücadelenin, en başından beri yok olmaya mahkûm olduğu anlamına gelmemektedir.

Rus Devrimi'nin yayılamaması, Sovyet devletinin gidişatında derin etkiler yarattı. Eski Çarlık rejimi kaybettiklerini geri almak üzere çabalamaya başladı. Bu çabalar ise bir tarafta sovyetlerin, yani Kızılların olduğu, diğerinde Rusya'nın eski yönetici sınıfının ve destekçilerinin, yani Beyazların yer aldığı amansız bir iç savaşı doğurdu. 1920 itibarıyla, 29'u Bolşevik karşıtı olmak kaydıyla, 30 farklı hükümet Rusya yönetiminde hak iddia etti ve her biri eski yönetici sınıfın bir kesiminin çıkarlarını temsil etti. Ve bu sıralarda Troçki'nin 1905 öngörüleri kulağa doğru gelmeye başladı - uluslararası sermaye desteğini, Winston Churchill'in belirttiği şekliyle "Bolşevik bebeği beşiğinde boğazlamak" üzere Beyaz Ordu'ya sundu. On dört farklı ülke, Beyazları desteklemek için Rusya'yı istila etti.

Nihayetinde Kızıllar kazandı, çünkü Sovyet ilkeleri, Çarlık rejime dönüş ihtimalinden çok daha büyük oranda cazibeli geldi. Fakat zaferin büyük bir maliyeti oldu. Zaten zayıf olan ekonomi büyük ölçüde yok oldu. 1921'de iç savaşın bitiminde elektrikli makine üretimi, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemdekinin %5,4'ü kadarken, demir üretimi %2,4'ü kadardı. İnsan kaybı daha da berbat durumdaydı. Devrimin kalbi olan Petrograd'ın nüfusu %75 azaldı. İktisat tarihçisi Lev Kritzman'ın belirttiğine göre, "100 milyon insanın yaşadığı devasa bir toplumda üretken güçlerdeki böylesi bir düşüş insanlık tarihinde duyulmamıştır." Rus işçi sınıfı büyük oranda yok edilmişti. Bir tahmin, toplumdaki işçi oranının, Birinci Dünya Savaşı öncesi orandan %43 daha az olduğunu belirtiyordu.

Bu rakamlar dudak uçuklatıcı cinstendi. Fakat bu bağlamda bakacak olursak, Lenin ve Bolşeviklerin zorunluluktan getirdikleri savaş dönemi önlemleri -örneğin, politik muhalefete getirilen kısıtlamalar- ancak yeni Sovyet toplumunun tehdit altında olduğu dönemde meşrulaştırılabilir. Bunun yanında, iç savaşı takip eden dönemde Bolşevikler önlemleri gevşetti. Yeni Ekonomi Politikası'nın (NEP) ilanı küçük burjuvazinin ve tüccarların, artık sadece isimde böyle olsa da, işçilerin sosyalist toplumu içerisinde iş yapabilmelerini sağladı. NEP'in, iç savaşta yaşanan büyük kırımın ardından sovyetleri tekrar inşa etmeden önce soluk alma imkanı sunacağı savunuldu.

Lakin, 1921 senesinde patlak veren Krondstadt ayaklanması, iç savaşın politik açıdan ne denli zarar verici rol oynadığını gösterdi. Dört yıl öncesinin Şubat ve Ekim devrimlerinin kalesi olan, Petrograd yakınlarındaki bu bahriyeli hisarı, savaşçılarının büyük çoğunluğunu iç savaş esnasında kurban vermişti. Bu sürecin sonunda ise Bolşevik karşıtı saldırganlığın kalesi durumuna dönüştüler. Sovyet devleti bu ayaklanmaya Kızıl Ordu'nun bir süvari taburunu yollayarak, kanlı bir cevap verdi ve ayaklanma bastırıldı. Fakat ayaklanmanın verdiği ihtar mesajından kaçınamadı. Yönetim gücünü konsolide etmeye başladı, fakat en başından beri işçilerin doldurduğu sovyetlerde artık orta sınıf bürokratlar makamları ele geçiriyor, Stalin ve destekçilerin devletteki kritik makamlara gelmelerini sağlayacak manevraları yapabilmeleri için gerekli koşulları oluşturmaya başlıyordu.

İktidarı ele geçirmek için manevralar

Bu noktada Lenin, yalnızca bürokrasinin yükselişine karşı uyarı konuşmaları yapmadı. Bununla birlikte, Stalin'in, 1922'de elde ettiği görev olan Bolşevik Partisi'ndeki genel sekreterlik makamından azledilmesi için çağrıda bulunmaya başladı. Bazı Bolşevikler bu ikazlara kulak verdi, ancak Stalin'in hilelerini durduramadı. 1928 itibarıyla Stalin devletin tüm gücünün elinde topladı. Partinin 1917'deki enternasyonal bakış açısını terk ederek, "tek ülkede sosyalizmi" ve Birinci Beş Yıllık Plan'ı ilan etti. Bundan sonraki 15 yıldan fazla zaman boyunca muazzam büyüklükte köylü yığınları, kolektif çiftliklere ve devasa sanayi tesislerine sürüklendi. Bu süreç onları gaddar bir şekilde yeni bir işçi sınıfına dönüştürdü. 1917 Ekim'inin tüm kazanımları artık silinmişti.

Stalin, özellikle Bolşevik Partisi'nden eski yoldaşlarından gelen en ufak muhalefet belirtisine karşı, kendi karşıdevrimini ve Rusya'yı ekonomik ve askeri açıdan Batılı güçlerle rekabet edebilmesi için organize ettiği devlet kapitalizmi rejimini kemikleştirmek için bir terör dalgasını başlatma tuşuna bastı. Akabinde Lenin'i bir kült hâline getirdi ki, ileride Stalinist tekçiliği Ekim Devirimi'nin [saptırılmış] yüksek ilkeleriyle meşrulaştırılabilsin. Stalin kendini Lenin'in ve Ekim Devrimi'nin doğal halefi ve devamcısı olarak tasvir etti ve tarihi yeniden yazdı. O zamanlar çarpıtılmış olan Lenin'in vasiyeti ve Ekim Devrimi, bugün hâlâ çarpıtılmaya devam ediliyor.

Patrick Nielsen

(Socialist Review'dan Türkçe'ye Doğan Kansız çevirdi)


SEÇTİKLERİMİZ

Bülent Somay
Gemi yok!

Bültene kayıt ol