Parlamento mu işçi iktidarı mı?

22.01.2017 - 12:01

2008 ekonomik kriziyle kapitalizmin yapısal krizinin iyice açığa çıktı ve yeni liberal düzenin sonuna gelindi.

Ekonomik krizle birlikte derinleşen siyasal kriz karşısında egemen sınıflar daha otoriter yönetimler aracılığıyla istikrarı sağlamaya çalışırken,  işçi sınıfı ve geniş kitleleri siyasal alanın da dışına atmak istiyorlar. Savaş, kriz ve devrimlerden oluşan günümüz emperyalist sisteminde artık sermaye, önemli ve hızlı kararlar almasını engelleyebilecek parlamentonun ayaklarına dolanmasını istemiyor. Nitekim şu anda meclisten kavga, gürültü eşliğinde geçmekte olan “partili cumhurbaşkanlığı” bu gelişmelerin sonucu önümüze getirilmekte. Türkiye kapitalizmi yaklaşan kriz, Suriye ve Ortadoğu’daki gelişmelere hızlı müdahale etmek için “Başkanlık sistemini” emekçilere dayatıyor. Yerli ve milli koalisyon tarafından getirilmek istenen Partili Cumhurbaşkanlığı referandumda kazanılırsa OHAL uygulamaları kalıcı hâle gelecek.

Demokrasi devrimle geldi

Yirminci yüzyıl, insanlığın eşitlik ve özgürlük özlemlerinin gerçekleşmesinde işçi sınıfının merkezi rolünü kanıtlayan pek çok mücadeleye tanıklık etti. Bugün burjuva anlamda bile hemen herkese doğal gelen demokratik haklardan işçi sınıfı yoksundu. Sosyal güvenlik, çalışma ve sendikal haklar dışında seçme ve seçilme hakkından da yoksun bırakılan işçi sınıfına, parlamento dâhil tüm siyasal alanlar kapalıydı. Başta sekiz saatlik iş yasası dâhil, pek çok hakkı elde etmek için örgütlenen işçi sınıfı, üretim sürecinin dışında toplumsal alanın da demokratikleşmesinde merkezi rol üstlendi. Sendikal örgütlülük dışında, kitlesel partiler kuran işçi sınıfı parlamentoda da güçlü bir şekilde temsilini sağladı. Ancak işçi sınıfı mücadelesi kapitalizmin iç çelişkileri nedeniyle parlamentoyla sınırlı kalamazdı. Ve nitekim öyle de oldu: 1871’de gerçekleşen 72 gün süren Paris Komünü deneyimi işçi devletinin küçük bir embriyonuydu. 1917’de Rusya’da işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi devrimci dönüşümler döneminin de başlangıcı oldu. Çarı devirerek, iktidarı alan işçi sınıfı dönemin en baskıcı rejimini yerle bir etmekle kalmadı, burjuva demokrasisinin yerine işçi iktidarını ikame ederek, burjuva demokrasisini fersah fersah aşan bir demokrasiyi yaşama geçirdi.

Burjuva demokrasisi/ işçi demokrasisi

Rusya’da devrim, Dünya Kadınlar Günü’nde kadın işçilerin greviyle başladı. Ertesi gün Petrograd’ta 200 bin işçi greve çıktı. Grev ikinci gününde tüm kente yayıldı. Grevcilerin bir kısmı ordu tarafından öldürüldü. İşçi sınıfındaki isyan dalgası ordu içinde yayıldı. İşçi sınıfı 1905 devriminin deneyimiyle daha merkezi ve daha yaygın bir şekilde Sovyetler'i inşa etti. Öyle ki, daha Çar’ın istifa etmesinden bir gün önce Sovyetler kurulmuştu. İşçi konseylerine dayanan Sovyetler sınırlı haklara dayalı temsili demokrasinin yerine doğrudan demokrasiyi temel alıyordu.

Kapitalist devlet yargıçlar, generaller, üst düzey devlet bürokrasisi ve ordu tarafından yönetilirken, gerçek iktidar bankalar ve patronlardan oluşan sermaye sınıfındadır. Bugünlerde anayasa değişikliği tartışmalarından da bilindiği üzere burjuva demokrasisi kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanmakta. Ancak, yasama, yargı ve yürütmeden oluşan bu üç kuvvetten oluşan bu kurumlar üzerinde geniş kitlelerin hiçbir denetimi yok. Dört, beş yılda bir yapılan seçimlerle halk kendi kendini yönettiğini zannediyor. Oysa halk vekillerini seçip parlamentoya gönderdikten sonra hiçbir şekilde sürece dâhil edilmiyor. Seçtikleri vekillerini geri çağıramıyorlar. Kitleler ne parlamentoda yapılan yasalara müdahale edebiliyorlar, ne de bu yasaların uygulamasını denetleyebiliyorlar.

Rusya’da iktidarı ele geçirilmesi sonucu oluşan işçi demokrasisi ise özyönetim organları olan Sovyetlere dayanıyordu. Fabrikalardan, işyerlerinden, askerlerden, mahallelerden seçilen konseyler toplanarak Sovyet’leri oluşturdular. Her an geri çağrılabilen bu delegelerin ücretleri ortalama işçi maaşını geçmiyordu.

Rusya’da işçi iktidarı kitlelerin her düzeyde siyasal yaşama katılmasını sağlarken, ayrıcalıkları ortadan kaldırdı ve siyaseti profesyonel siyasetçilerin işi olmaktan çıkardı. Siyaset kitlelerin günlük yaşamının bir parçası haline geldi. İşçiler, Sovyetler vasıtasıyla, aşağıdan yukarıya işçi devletinin demokratik örgütlenmesinin dışında onu her aşamasında belirlediler. Ekim devrimi parlamenter sistemin kitlelere seçme hakkı tanıyan, yönetim sürecinin dışında tutan burjuva demokrasisinden üstünlüğünü kanıtladı. İşçi sınıfı iktidarı tüm ezilenlere de demokrasiyi getirdi.

Kapitalizmin krizi bir yandan parlamentonun geniş kesimlerin sorunlarını çözemeyeceğini gösterirken öte yandan burjuva demokrasisini sahipsiz bırakıyor. Bu nedenle işçi sınıfının demokratikleşmesi, mücadele içerisinde demokrasiyi içselleştirerek aşması açısından önemli ve gerekli. Uluslararası Sosyalizm Akımının kurucusu Tony Cliff’in de söylediği gibi “demokrasi sosyalizmin kalbidir.” Demokrasi mücadelesini yükselten işçi sınıfı kapitalizmin de ortadan kaldırılmasını sağlayacak ve kendi iktidarını kuracaktır.

Çağla Oflas

(Sosyalist İşçi)