Nur Betül Çelik

13.04.2018 - 10:42

Kendini yok eden politika

Uzunca bir süredir üzerinde düşündüğüm, kafamı kurcalayan kimi soruları sizlerle paylaşmak, olası cevapları tartışmaya açmak istiyorum bugün. Bunu bir davet olarak düşünün. Birlikte düşünmeye bir davet...

Kamu görevinden ihracımdan önce uzun yıllar politika üzerine dersler vermiş bir akademisyenim. İşim sorunları saptamak, bunlar üzerine düşünmek… Görünmez kılınanı görmeye, işitilmez olanı işitmeye, dokunulmaz olana dokunmaya talip olduğu için seçtim bu işi. Bunun için de çok sevdim. Ama akademiye boyunu aşan bir anlam yüklemek de istemem. Özellikle politika üzerine düşünmenin politik faaliyete katkısını pek sınırlı bulduğum için bunu yapmak istemem. Sorularımı da tam bu sınırlılık, kısıtlılık noktasından başlatmayı tercih ediyorum.

Yıllar önce çağımızın önemli siyasal filozoflarından Jacques Rancière’in Uyuşmazlık adlı eserini okurken, yazarın günümüzde siyasal felsefenin kendisini politik olanın içini boşaltmaya resmen memur etmiş olduğuna dair saptaması çok çarpıcı gelmişti. Elbette yazarın bu saptamayla ne kast etmiş olduğunu uzun uzadıya, eserin bağlamı içinde tartışmak gerekir. Oysa benim şu andan itibaren soracağım soruların ve bunlara cevap arayışımın filozofun kast ettiğini çok aşan bir anlama savrulması kaçınılmaz… Burada akademik zihnimin titizlenmelerine, vıdı vıdısına kulak tıkayıp serbestçe yol almayı deneyeceğim.

Filozofun saptamasından hareket ettiğimde hemen aklıma gelen yalnız felsefenin değil, önüne koyduğumuz sıfatla “politik” olduğunu belirttiğimiz bir faaliyet türünün kendisinin de adlandırmaya ihanet edercesine politik olanın içini boşaltmaya durduğu… Özellikle Türkiye’de, iktidar ya da muhalefet, şu dönem ya da bu dönem fark etmez, politik olanı imkansız kılan, politikayı bir seçenek olmaktan çıkaran bir eğilimin, bir işleyişin hakim olduğuna dair gözlemim böyle bir saptama yaparken beni yönlendiriyor. Peki politik olanın içinin boşaltılması ne anlama gelir? Bu adlandırma hangi olguları tanımlar? Politikacı politikayla uğraşırken politikayı nasıl olur da daraltır, politik olanın içini nasıl olur da boşaltır? Bindiği dalı kesmek değil midir bu? Yoksa acaba politikacı var oluşundan ziyade var kalışını buna mı borçludur?

Türkiye söz konusu olduğunda, politik alanı daraltmak ya da politik olanın içini boşaltmak, ilk olarak, milli irade vurgusunun kuruculuğuna kendini terk eden her hareketin kendini içinde bulduğu bir açmaz niteliğinde. Milli iradenin yalnızca sandıkta tecelli edeceğine ikna politikacılarımız, önümüze seçim dışında bir seçenek koyamıyorlar. Bu seçeneksizlikle yurttaş iradesinin, halkın politik bir fail olarak inşasının ve eylemliliğinin hiçbir anlamı kalmıyor. OHAL koşullarında seçimlerin gerçek bir seçenek olmaktan çoktan çıkmış olduğu da bence bu nedenle yeterince kavranamıyor. Bu koşullarda mücadelenin alternatifsiz tek mecra olarak sandığa havale edilmesi, farklı mücadele biçimlerine alanı kapatmakla politikayı bir imkan olmaktan çıkarıyor. Politik mücadelenin yalnızca seçim zamanlarında canlanacağını kabul eden, sandığın her zaman, her durumda tek çıkar yol olduğunu iktidarla birlikte beyan eden muhalefet böylece kendini de hükümsüz kılmış oluyor.

Yazının başından beri tartışmaya çalıştığım sorunu doğuran bir başka şey, millilik vurgusuyla tezahür eden BİRLİK ya da TEKLİK ve “beka” kaygısı. Kısacası var kalış (beka) meselesi bütün tercihlerimizi, politik söylemimizi baştan aşağı teslim aldığında, politikanın çatışmacı doğasını “uyumlu” bir bütüne, farklı olanı benzerliğe, çokluğu ise TEK’e feda etmiş oluyoruz. Bu ise politik olanın topyekn fedası anlamına geliyor. Mücadele seçeneğini tümüyle boşaltarak iktidara direnmeye çalışmak ise Türkiye’de muhalefetin açmazına dönüşüyor. Muhalefet, iktidarın söylemine yerleşiyor, böylece gerçek bir seçenek üretme işlevinden de vazgeçmiş oluyor.

Politika, sınırların inşasını ve belirginleştirilmesini içerir. Türkiye’de herkesin üzerinde uzlaştığı şey, açıkça gözlenebilir bir kutuplaşmanın varlığı. Peki, birbirinden uzlaşamaz biçimde ayrı düşen kutuplar varsa iktidarın ve muhalefetin, tabanlarının ezici desteğiyle, düzenin muhafazası konusunda tereddütsüz aynı şeyi söylemeleri ne anlama geliyor? Neden aynı dili konuşmakta böyle mahirler? Nasıl oluyor da birinin ak, diğerinin kara dediğini zannettiğimiz her durumda aslında çok benzer şeyler söyleyebiliyorlar? Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Hatay ziyareti, manidar bir biçimde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sansasyonel gezisinin hemen peşinden gelirken mesele kimin parka, kimin postal giydiği ya da giymediği imiş gibi tartışılabiliyor; sonuçta taraflar birbirini “er meydanına” davet etmekte yarışıyor. Oysa, muhalefeti tanımlayan gerçek sınır, savaşı kutsayarak çizilebilir mi?

Burada bu ortaklaşmanın dikkat çekici tek sonucu olabilir: Her gerçek muhalefet olanağı belirdiğinde, düzenin bekası adına, var kalmak için bütün “politikacılar” aynı dili konuşunca o olanak daha doğmadan el birliğiyle boğulur.

Devam edeceğim…

Nur Betül Çelik

(Gazete Duvar)

SEÇTİKLERİMİZ

Bülent Somay
Gemi yok!

Bültene kayıt ol