Alper Görmüş

Alper Görmüş son yazıları

03.10.2017 - 11:24

ÖTV zammı ve ‘Hükümete yakın yazar’ olmanın zorlukları

Hükümete yakın yazarların Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne yapılan yüzde 40’lık zammı iktidarın seçim stratejisi açısından “akıl dışı” buldukları anlaşılıyor. Fakat şöyle gürül gürül bir tepki için gerekli koşulların oluştuğundan, yani kararın Erdoğan’ın bilgisi dışında alındığından bir türlü emin olamıyorlar. O nedenle aralarından sadece bir bölümü, o da son derece ihtiyatlı bir dille ve bu işten Cumhurbaşkanı’nın haberinin olmadığı imasıyla dile getiriyorlar itirazlarını.

Benden, gazetecilik mesleğinin kimsenin karşı çıkamayacağı bir özelliğini bir cümlede anlatmam istense şöyle derim: Gazetecilik, iktidarla bütünleşerek yapılabilecek bir meslek değildir.

Gerçekten de, bu cümle gazeteciliğin öyle bir özelliğine işaret eder ki, bu mesleği iktidarla bütünleşerek yürüttüğü apaçık olan gazeteciler bile, en azından lafzen onun “doğru” olduğunu teslim ederler.

Türkiye’de basının ana gövdesi (merkez medya), işini her dönemde iktidarla bütünleşerek yürüttü. Ne var ki, iktidarın sesi ve propaganda aracı olma işlevini yerine getirmek, hiçbir zaman siyasi iktidarın “Hükümet” ve “Cumhurbaşkanı” tarafından paylaşıldığı günümüz kadar sıkıntılı olmamıştı. Maliye Bakanlığı’nın Motorlu Taşıtlar Vergisi’ni yüzde 40’a yükseltmesinden sonra bu cenahta yaşananlar, bu zorluğu bir kez daha gözler önüne serdi.

Daha eski bir sıkıntı

Bu güncel meseleye ve bu örnek üzerinden “hükümete yakın yazar” olmanın güçlüklerine biraz sonra geleceğim, fakat ondan önce, tarif ettiğim sıkıntının daha eskiye dayanan başka bir veçhesine değinmek istiyorum.

Bu eski sıkıntı, Türkiye’de bir siyasi partinin ülkeyi görünüşte değil gerçekten yönettiği askeri vesayet sonrasında başlamıştı. Gerçekten de, bu dönemin iktidarı destekleyen medyasının işi, askeri vesayet döneminin iktidarı destekleyen medyasına kıyasla çok daha zordu. Bu zorluk esasen iktidarın değişen yapısından ve artık çok daha esnek kararlar almasından kaynaklanıyordu.

Bundan altı yıl kadar önce, yani askeri vesayetin sona erip bir siyasi partinin nihayet muktedir olmaya başladığı yıllarda kaleme aldığım bir yazıda, iktidarı destekleyen medyanın (o yazıda “paralel merkez medya” diye adlandırmışım) işinin neden eskisinden (o yazıda “geleneksel merkez medya” diye adlandırmışım) daha zor olduğunu şöyle izah etmeye çalışmıştım:

“Artık Türkiye medyasının iki ‘ana akım’ı, iki merkez medyası var: Toplumdan çok devletin ihtiyaçlarını gözeten ‘geleneksel merkez medya’ ve toplumdan çok hükümetin ihtiyaçlarını gözeten ‘paralel merkez medya...’ (...) Gelin bir metafor oluşturalım, geleneksel merkez medyayı ve paralel merkez medyayı partnerleriyle, yani devletle ve hükümetle dans eden iki dansçı gibi düşünelim...

“’Partner’ler açısından baktığımızda, geleneksel merkez medyanın işi çok daha kolay görünüyor. Çünkü devlet, dans ederken hangi figürleri kullanacağını önceden ilan ediyor ve bunları katı bir biçimde uyguluyor. Mesela diyor ki, komünizme geçit yok, bölücülüğe geçit yok, irticaya geçit yok! Basit, anlaşılır, kesin figürler! Ve kolay kolay değişmiyor. Dolayısıyla, partneri olan geleneksel merkez medya ikide bir güç durumda kalmıyor, devletle dansını otomatiğe bağlanmış gibi sürdürebiliyor, böylece ‘tutarlı’ bir yayın çizgisine sahipmiş izlenimi yaratabiliyor.

“Oysa paralel merkez medyanın işi o kadar kolay değil. Onun partneri siyasetçiler olduğu için, dans sırasında ikide bir değişen ‘figür’ler karşısında zor durumda kalıyor; aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık vaziyeti hâsıl oluyor.”  (Paralel merkez medyanın ‘partner’ sorunuTaraf, 24 Haziran 2011).

Hep birlikte yaşadık: İktidar yanlısı basın bu yolda çok sıkıntı yaşadı; dün “ak” dediğine, iktidarın değişen söylemine paralel olarak sonraki gün “kara” demek mecburiyetinde kaldı.

Bu sıkıntı günümüzde de devam ediyor, fakat son birkaç yılda iktidarın bölünmesi ve giderek şahsileşmesi, iktidarı destekleyen gazeteci ve yazarların pozisyonuna ilave güçlükler getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükümetle kurduğu ilişkinin biçimi ve bazı kritik süreçleri yönetme tarzı, bu güçlükleri daha da büyüttü.

Terleten soru: Reis’in onayı var mı?

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından sonra, iktidarı destekleyen gazeteciler ve yazarlar için şöyle bir güçlük doğdu: Cumhurbaşkanı’nın onay verdiği ya da doğrudan doğruya ondan sâdır olan uygulamalar hususunda herhangi bir sorun yoktu, neticede o “organik lider”di ve yanılmazdı, fakat Hükümet’in karar ve uygulamalarına karşı tavır ne olacaktı? ”Hükümete yakın yazar”lar, kendileri için uygun görülen bu sıfatın hakkını verip de o karar ve uygulamaları destekledikten sonra Cumhurbaşkanı onlara itiraz ederse ne olacaktı?

Bu ihtimal ortadayken, Hükümet’in herhangi bir kararının Cumhurbaşkanı’nın onayından geçip geçmediğini bilmek ne kadar rahatlatıcı olurdu, fakat böyle bir şey mümkün değildi. Üstelik Cumhurbaşkanı, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde bazı çok önemli süreçleri çok garip bir tarzda yönetmişti. Öyle ki, kamuoyunun bir bölümünde, bu süreçlerle ilgili olarak önce hükümete yol verdiği sonra kendi bilgisi dışında birtakım işler yapıldığı gerekçesiyle bunları “veto” ettiği kuşkusu doğmuştu. (Örnekler için 22 Eylül tarihli Bazen muktedir olmanın hiçbir düzeyi size yetmez başlıklı yazıma bakabilirsiniz). Bu kuşku, bilhassa Cumhurbaşkanı’na danışmadan alınamayacak kadar önemli görünen karar ve uygulamalar söz konusu olduğunda ilave bir sıkıntı yaratıyor, “Hükümet’e yakın yazarlar” bakımından açık bir risk barındırıyordu: Ya, Cumhurbaşkanı yukarıdaki örneklerde olduğu gibi davranıyor, hükümete yol verdikten sonra “bir dakika” deyip itiraz etmeye hazırlanıyorsa?.. 

Büyük MTV zammı ve “acaba Reis’in haberi var mı” kıvranması

“Hükümete yakın yazarlar”ın Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne yapılan yüzde 40’lık zammı iktidarın seçim stratejisi açısından “akıl dışı” buldukları anlaşılıyor. Fakat şöyle gürül gürül bir tepki için gerekli koşulların oluştuğundan, yani kararın Erdoğan’ın bilgisi dışında alındığından bir türlü emin olamıyorlar. O nedenle aralarından sadece bir bölümü, o da son derece ihtiyatlı bir dille ve bu işten Cumhurbaşkanı’nın haberinin olmadığı imasıyla dile getiriyorlar itirazlarını. Akif Beki, bu kesimin itirazlarını özetlerken, onların imasıyla da dalga geçiyordu:

“Alttan alta şöyle mahcup bir hava estiriliyor: ‘Başdanışmanı Cemil Ertem bile itiraz ediyor, vergi zamları gereksiz ve sakıncalı diyor, demek ki Cumhurbaşkanı Erdoğan da rahatsız, ona rağmen arttırıldı vergiler...’

“Ama nafile bir çaba. Ne kadar üfürsen de esmez çünkü o rüzgâr, estirmeye çalışanlar bile farkında. Kim inanır, Erdoğan’a rağmen vergi koyabilecek bir iradenin hükümette var olabileceğine? Erdoğan karşı olacak, istemeyecek, yanlış ya da sakıncalı bulacak... Ama Maliye Bakanı Naci Ağbal, ne emrettiğine bakmadan, Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız bir kararla vergi paketi hazırlayıp Meclis’e sunacak ha?

Yapmayın yahu... Değil Erdoğan’ın bir sözü, bir kaş göz işareti bile yetmez miydi Ağbal’ı durdurmaya?” (Karar, 30 Eylül).

Hürriyet yazarı Ahmet Hakan da, ondan bir gün önce “Reis’ten her an ‘Yüzde 40’lık zammı derhal durdur Naci!’ emri gelebilir” diye yazdı.

Ahmet Hakan, Beki’nin tersine zam kararının Erdoğan’ın bilgisi dışında oluşturulduğu varsayımıyla yazıyor gibi...

Ben ise Erdoğan’ın bu süreci de 22 Eylül tarihli yazımda işaret ettiğim örneklere benzer biçimde yönetiyor olduğu kuşkusunu taşıyorum.

Yani: Kararın onun bilgisi dışında alınmış olma ihtimalini Akif Beki gibi ben de mümkün görmüyorum. Öte yandan, bunun,  “Reis’ten her an ‘Yüzde 40’lık zammı derhal durdur Naci!’ emri gelebilir” tespitini dışlamayacağı kanaatindeyim.

Alper Görmüş

alpergormus@gmail.com

(Serbestiyet, 02/10/2017)

NOT. Bu yazıyı bitirmemle son okumasını yapıp editöre göndermem arasındaki sürede, Cumhurbaşkanı Erdoğan MTV’ye yapılan zammın Bakanlar Kurulu’nda yeniden görüşüleceğini açıkladı. Açıklamanın tonu, Hükümet’in zam kararından önce Erdoğan’ın onayını alıp almadığı hususunda net bir fikir vermiyordu, ya da bana öyle geldi. Belki önümüzdeki günlerde daha net bir tablo oluşur.