Alper Görmüş

Alper Görmüş son yazıları

26.05.2017 - 13:33

Müslümanlar, Japonlar ve modern yaşam

“Batı'nın ayartıcı kültürü ve toplum tahayyülüne Müslüman bir toplumda karşılık bulunabilir mi?..” Akif Emre’nin, vefatından kısa bir süre önce bir kez daha gündeme getirdiği tartışma, Batı kültürüne, yaşam tarzına ve Hıristiyanlığa karşı direnebilmek için birkaç yüzyıl boyunca içine kapanıp Batı’yla bütün temas olanaklarını kopartan Japonya’nın tecrübesini akla getiriyor. Bu tecrübe, modernliğe karşı direnme imkânları hususunda iyimser şeyler söylemiyor.

Muhafazakâr dünyanın sayıları gittikçe azalan gürültüsüz ve değerli kalemlerinden Akif Emre’nin son yazılarından birinde işaret ettiği bir noktadan kalkarak kaleme aldığım bu yazının ilk birkaç paragrafını Pazartesi gecesi (22 Mayıs) kaleme almaya başlamıştım... Salı günü öğleye doğru onun âni vefat haberini öğrendim... Bu vesileyle, kendisiyle tanışmadığım fakat entelektüel çabasından çok şey öğrendiğim Akif Emre’ye rahmet diliyorum.

Akif Emre, İran’daki seçimler vesilesiyle kaleme aldığı yazısında, İran sisteminin ve İran toplumunun modern / Batılı hayat tarzı karşısındaki direnme / bir karşılık bulma imkânını sorguluyordu (İran toplumunun gelecek tahayyülatıYeni Şafak, 20 Mayıs):

“Batılı hayat tarzına, tüketim kültürüne, neoliberal dünyaya açılması durumunda toplumdan önce sistemin nasıl tepki vereceği hayati önem kazanıyor. Dışardan görüntüsünün aksine özellikle şehirli, eğitimli İranlıların modernleşmeye, tüketim toplumu olma yolunda bir adaptasyon sorunu olacağını sanmıyorum. İran dışındaki dünyayı bir cennet hayal eden İranlıların bu cennet tahayyülünü nasıl gerçekleştirecekleri, buna sistemin nasıl cevap vereceği ülkenin geleceğini belirleyecek. Belli ki büyük sloganlarla yola çıkan devrimin halkın önemli kısmına bu cennet hayalini gerçekleştiremedi.”

Müslüman toplumların şehirli, eğitimli kesimlerinin Batılı  yaşam tarzının iğvasına açık olduğu ve salt inancın kendi başına güvenilir bir sigorta olmadığı ne zamandır genel kabul gören bir gerçek...

Akif Emre, Türkiye’yi de katarak Müslüman toplumların bu gerçekle yüzleşip halleşmek zorunda olduklarını söylüyor:

“Batı'nın ayartıcı kültürü ve toplum tahayyülüne Müslüman bir toplumda karşılık bulunabilir mi? Bu soru tüm Müslüman toplumların, seçkinlerin, ulemanın, aydınların cevaplaması, yüzleşmesi gereken hayati bir sorudur.”

Japonya örneği

Akif Emre’nin gündeme getirdiği tartışma, Batı kültürüne, yaşam tarzına ve Hıristiyanlığa karşı direnebilmek için birkaç yüzyıl boyunca içine kapanıp Batı’yla bütün temas olanaklarını kopartan Japonya’nın tecrübesini hatırlattı bana.

 Japonya, 19. Yüzyılın ortalarından itibaren yeniden dünyaya açıldıktan sonra hızla, bazı direniş noktaları müstesna olmak üzere “Batılı hayat tarzının ve kültürünün” etkisi altına girdi. O nedenle Akif Emre’nin sorduğu sorunun şöyle de sorulabileceğini düşünüyorum: Müslüman bir toplum, “Batı'nın ayartıcı kültürü ve toplum tahayyülüne” Japonya’nın gösterdiği direnişten daha fazlasını gösterebilir mi?

Hıristiyanlığa direnip modernliğe direnememek

Japonya’nın Portekizliler tarafından keşfedilmesinden sonra çeşitli Avrupa ülkelerinden Hıristiyan misyonerler, Hıristiyanlığı bu ülkede yaymak için yoğun bir faaliyet içine girdiler. Japon yöneticiler, bu akını millî birlikleri için büyük bir tehdit olarak algıladılar. Çünkü Hıristiyanlık evrensellik iddiası olan bir dindi ve kültürün de temeli olan dinin evrensel bir versiyonunun Japonya’da yaygınlaşması, Japonya’yı Japonya yapan özgün kültürel özelliklerin erimesi sonucunu doğurabilirdi.

Bu büyük endişe, Japonya’da Hıristiyanlığın yasaklanması sonucunu getirdi. Misyoner faaliyetleri, sınırsız bir şiddet kullanılarak tümüyle durduruldu.

Ardından, hangi ulustan olursa olsun yabancıların Japonya’ya girmesi ve Japonların da yurtdışına çıkmaları yasaklandı. Japonya’da yerleşmiş Avrupalıların tamamı da ülkeden kovuldu.

Şogun Tokugava 1624 yılında yayımladığı bir fermanla yabancı gemilerin Japon limanlarına girmelerini yasakladı. Keza Japonlar da açık denizlere seyir yapabilecek ölçekte gemiler inşa edemeyeceklerdi. İçe kapanmayı mutlaklaştıran bu fermanın gerekleri 1853’e kadar hiçbir taviz vermeden uygulandı, böylece Japonya tam 229 yıl sürecek bir inzivaya çekildi.

Scorsese’nin The Silence filmi

Geçtiğimiz ay vizyona giren Martin Scorsese’nin The Silence (Sessizlik) adlı filmi, işte bu 229 yıllık içe kapanma döneminden bir kesit sunuyordu. 

Filmi, burada tartışmaya çalıştığım konu açısından ilginç kılan nokta, Japonların Hıristiyanlığa karşı giriştikleri mücadelenin mutlak bir zaferle sonuçlandığını göstermiş olmasıydı. 

Yeri gelmişken, filmin “Hıristiyan propagandasından ibaret” bir seyirlik olduğu eleştirisinin haksız olduğunu belirtmek isterim... Doğru, misyonerliğe karşı mücadelede Japonlar sınırsız bir şiddet uyguluyor ve bu da şiddete karşı İsa’vari bir tavırdan asla vazgeçmeyen misyonerlerle ilgili bir sempatiye yol açıyor. Fakat filme ruhunu veren bunlar değildi kanımca. Filme ruhunu veren şey, Japon yöneticilerle misyonerler arasındaki din tartışmasıydı. 

Japon yöneticiler, misyonerlerin “Japonya’nın bir dininin olduğunu unuttuklarını” söylediklerinde, misyonerler kendi dinlerinin “evrensel” olduğunu savunuyorlar. Buna karşılık Japon yönetici mealen şöyle reddediyor bu evrensellik iddiasını: “Evrensellik diye bir şey yoktur. Güzel bir gül bir toprakta yetişebilir fakat başka bir toprakta hayatiyetini sürdüremeyebilir.”

Japonlar, bu inançla “kendi gülleri” olan Şinto dinini her ne pahasına olursa olsun savunmaya girişiyorlar ve uzun içe kapanma yıllarının da yardımıyla ülkelerinin Hıristiyanlaşmasına izin vermiyorlar.

Tek yol içe kapanmaksa...

Fakat, yukarıda da değindiğim gibi, Japonlar Batı’nın dinine karşı direnmede gösterdikleri başarıyı Batı’nın “hayat tarzına ve tüketim kültürüne” karşı gösteremediler... Bunun tek yolu mutlak içe kapanmayı sürdürebilmekti ki, bunun da imkânsız olduğu apaçık.

Şimdi soruyu bir daha soralım: Modernliğin kışkırtıcılığı karşısında salt dini inancın bir sigorta teşkil edemeyeceğini gösteren Japonya örneği böyleyken, yüzyıllardır Batı’yla ve Batı kültürüyle içli dışlı olan Müslüman bir toplumda modernliğin iğvasına direnmek ne ölçüde mümkündür? Ya da Akif Emre gibi sorarsak: “Batı'nın ayartıcı kültürü ve toplum tahayyülüne Müslüman bir toplumda karşılık bulunabilir mi?”

Bu soruyla “yüzleşme” çağrısına “Müslüman toplumların, seçkinlerin, ulemanın, aydınların” bir türlü icabet etmemesi, Batılı hayat tarzının ve tüketim eğiliminin önüne geçmenin mümkün olmadığına dair itiraf edilemeyen kötümser bir düşüncenin yansıması olabilir mi?  

Alper Görmüş

alpergormus@gmail.com

(Serbestiyet)