(Röportaj) Genel-İş sendikasından Gökhan Keskin: “Korku duvarı zaman zaman aşılıyor”

07.03.2017 - 21:21

DİSK'e bağlı Genel-İş sendikası uzmanı Gökhan Keskin, irili ufaklı işçi eylemlerini ve dönemin zorlu koşulları içinde birleşik mücadelenin dinamiklerini anlattı.

Sosyalist İşçi gazetesinin Keskin'le yaptığı röportaj şöyleydi:

AKP işçi sınıfına yönelik arka arkaya saldırılar gerçekleştiriyor ve referandum sonrasında da bu saldırılar belli ki devam edecek. Ancak son aylarda irili ufaklı işçi eylemleri ve grevler de görmeye başladık. İşyerlerinde nasıl bir hareketlenme var?

İşçi sınıfı her geçen gün yoksullaşıyor, hak gaspları artıyor ve bu durum sınıf içerisinde bir hareketlilik yaratıyor. Son dönemlerde özellikle taşeron işçiler yoğun bir şekilde sendikalarda örgütlenmeye başladı. Yapılan bir yönetmelik değişikliği ile kamuda çalışan taşeron işçilerin örgütlenmesi kolaylaştırıldı. Böylece sendikalar da hızlı bir şekilde örgütlenmeye başladı ve bu bir dinamizm yarattı.

Tabi şunu da belirtmek lazım, sendikalarda örgütlenme kolaylaşırken toplu sözleşme yapabilmek ise zorlaştı. Türkiye’de 13-14 milyon kayıtlı işçi varken bunun sadece 1 milyon 400 bini sendikalarda örgütlü. Toplu sözleşmeye sahip işçi sayısı ise bir milyonun altında. Ayrıca yapılan toplu sözleşmelerin ne kadar iyi olduğunu, ne kadar işçilerin lehine olduğunu da düşünmek lazım. 

Var olan ekonomik krizin derinleşmesi, işsizliğin yükselmesi ve çalışma koşullarının giderek kötüleşmesi işçi sınıfı mücadelesinin önümüzdeki dönemde yükseleceği anlamına geliyor. Ama bunun için de sendikaların daha iyi çalışması gerekiyor elbette.

15 Temmuz’dan bu yana KHK’larla on binlerce kişi işlerinden atıldı. OHAL devlete karşı ilan edildi deniyordu ancak öğretmenler, akademisyenler ve birçok kamu emekçisi kitlesel olarak işlerinden atıldı. Sizce KHK’lar işçileri nasıl etkiliyor?

KHK’lar hükümetin işçi sınıfına yönelik saldırılarından sadece bir tanesi. Genelde KHK’lar memurlar üzerinden tartışılıyor ama kamuda çalışan işçileri de aslında fazlasıyla etkiliyor. Özellikle Kürt illerinde birçok kadrolu işçi KHK’larla işten atılmış durumda. Taşeron işçileri de işten atılıyorlar. Belediyelere atanan kayyumlara taşeron ihalelerini iptal yetkisi verildi. Böylece taşeron işçiler kapı önüne konuyor.

Hükümet bir yandan ekonomik nedenleri göstererek iş güvenliğine saldırırken bir yandan da bu KHK’lar ile iş güvenliği en fazla olan devlet memurları ve kadrolu işçileri kolayca işten atabilir duruma geliyor. Biz eskiden memurların sahip olduğu güvenceleri gösterir ve bizim de böyle güvencelere sahip olmamız gerektiğini anlatırdık ama artık onların da güvencesi yok.

Böyle bir durumda tabi diğer işçiler bir korku yaşıyorlar. Bu da mücadele etmelerinin önüne geçebiliyor. Tabi bu korku duvarı zaman zaman aşılıyor. Mesela işten atılan akademisyenlerin veya öğretmenlerin verdiği mücadele işçi sınıfın geri kalanı açısından da bir umut oluyor. İşçilere sessiz bir şekilde gitmemek gerektiğini, işine ve haklarına sahip çıkmak gerektiğini gösteriyorlar.

Hükümetin işçi sınıfına yönelik saldırıları arasında en sonuncusu zorunlu bireysel emeklilik sistemi (BES). BES’in tepki çektiğini görüyoruz işçiler arasında fakat bu tepki yaygın bir çıkış eğilimi haline gelebilir mi?

Zorunlu BES sistemine alınan işçilerin şimdiye kadar %50’si BES’ten çıktı. Bu işçilerin çoğunluğu örgütsüz işçiler. 1 Ocak’ta 1000 ve üzerinde işçi çalıştıran işyerleri zorunlu olarak BES kapsamına alınmıştı ancak ilk maaş dönemi olan 1-15 Şubat arasında ilk kesintiler yapıldı. İşçilere kesinti hakkında tebliğler ulaştı. Dolayısıyla sadece iki hafta gibi kısa bir sürede kitlesel bir BES’ten çıkış yaşandı. Bu da hükümetin bütün teşvik ve propagandalarına rağmen zorunlu bireysel emekliliğin işçi sınıfı içerisinde tutmadığını gösteriyor.

Buradaki asıl mesele ekonomik gerilemeye karşı bankalara kaynak aktarımıdır. Daha önce diğer fonlarda da yani konut edindirme fonu, işsizlik fonu gibi uygulamalarda da işçilerden kesintiler yapılmıştı ancak bu fonlardan işçilere hiçbir geri dönüş olmamıştı. Bu fonlarda biriken paralar her zaman sermaye ve hükümetler tarafından kullanıldı. Ancak bu fonlar yine de devletin elinde, bir şekilde kontrol edebilirsiniz. BES’te toplanan paralar ise direk olarak şirketlerin ve bankalarında elinde toplanacak. Bankaların başına gelenleri de ekonomik krizlerden biliyoruz.

Dolayısıyla iktidarın bütün çalışmalarına rağmen işçilerin buna güvenmediği ve bu nedenle adeta bir sivil itaatsizlik eylemi olarak, kulaktan kulağa bir birine söyleyerek BES’ten kitlesel biçimde çıktığını görüyoruz.

Biz işyerlerinde BES çalışması yaparken mesela Bankacılık sektöründe çalışanların büyük çoğunluğunun iki hafta içerisinde çıktığını anlatıyoruz. İşleri gereği ayrıntıları en iyi onlar biliyor. Aslında onların işi BES’e ikna etmek iken, onlar en başta BES’ten çıkıyorlar. Biz de bunu işçilere örnek olarak anlatıyoruz.

Referandumun sonucu ne olursa olsun hükümet aynı hükümet olacak. Dolayısıyla referandum sonrası nasıl bir sınıf hareketi öngörüyorsunuz?

DİSK “işçiler Hayır diyor” diye bir kampanya başlattı. Biz kampanyayı referandumda evet çıkarsa işçiler nasıl etkilenecek diyerek yapıyoruz. Bu referandum ile birlikte zaten otoriter olan sistem daha da otoriterleşecek.

Bugün DİSK tabanı da, Genel-İş tabanı da aslında önemli oranda AKP’ye oy veren işçilerden oluşuyor ve elbette hepsi hayırcı değiller. Biz bu nedenle işyerlerinde referandumun işçilere olan etkisi üzerinden bir çalışma yürütüyoruz.

İstikrar meselesinde de biz şunu anlatıyoruz. Parlamenter sistemlerde işçi hakları ve maaşları daha yüksek, çalışma koşulları daha iyi. Yarı-Başkanlık ve Başkanlık sistemlerinde ise hepsi daha kötü çünkü patronlar ve hükümetler işçilere daha fazla hak vermezler. Bu koşulları ancak işçilerin bir araya gelmesi ve mücadelesi düzeltebilir. Bu mücadeleler için de daha demokratik bir ortamın bulunması gerekir.