(Röportaj) Ahmet Faruk Ünsal: “15 Temmuz sonrası ilk adaletsizlik Kürtlere yapıldı”

12.09.2017 - 12:14

Hükümetin müdahalesiyle yönetimi kayyum ve olağanüstü genel kurul ile usulsüz bir şekilde değiştirilmeden önce 8 yıl Mazlum-Der’in genel başkanlığını yapan  Ahmet Faruk Ünsal, CHP’nin Adalet Kurultayı’nda sorularımızı yanıtladı.

2002 seçimlerinde Ak Parti’den milletvekili olarak seçilen Ahmet Faruk Ünsal, insan hakları alanında ciddi bir mücadele veren ve tartışmalı bir kongrenin sonucunda yönetimi değiştirilen Mazlum-Der’in genel başkanlığını yürütüyordu.

Ünsal, daha önce de Adalet Yürüyüşü’ne katılarak destek vermişti.

Ahmet Faruk Ünsal, bugün ülkede gelinen durum ve geleceğe ilişkin görüşlerini aktardı.

Marksist.org: CHP, Adalet Yürüyüşü ve mitinginin ardından bugün de Adalet Kurultayı düzenliyor. Niçin buradasınız, kurultayı nasıl görüyorsunuz, talepleriniz nelerdir?

Ahmet Faruk Ünsal: Ana muhalefet partisi neden adalet isimli etkinlik düzenleme ihtiyacı hissetti, biraz oraya bakmak gerekiyor. Hiçbir şey yokken, her şey yerli yerindeyken, bir şekilde sistem devam ediyor ve yürüyorken siz adalet temalı bir etkinlik düzenlerseniz anlamı başka olur ama her şeyin kötüye gittiğine dair bir kanaat toplumun geniş kesimleri tarafından paylaşılıyorken böyle bir etkinlik düzenlerseniz başka olur. Öyle anlaşılıyor ki, ana muhalefet partisi, toplumda adalet konusundaki ihtiyacın, yoğun bir adaletsizlik yaşandığına dair kanaatin ve adaletin yitirilmesinden duyulan kaygının farkına vardı. Gerek yürüyüş gerekse de kurultay bu ihtiyacı karşılamak için düzenlenen etkinliklerden ikisi. Umarım gerisi gelir. Bu etkinlikleri bu ihtiyaç bağlamı içerisinde düşünürsek, hem çağrısının gücü hem de toplumla buluşma imkanının ne olduğunu görürüz. Ana muhalefet partisinin son yılların en doğru ve isabetli bir işini yaptığı konusunda tam bir kanaat sahibiyim. Darbe teşebbüsü ve sonrasında yaşanan OHAL süreci yaşanan adaletsizlikleri doz ve sayıca çok büyüttü.

15 Temmuz darbesi haklı olarak toplumun bütün kesimlerince büyük bir tedirginlikle ve öfkeyle karşılandı. Toplum bütün kesimleriyle direnerek 15 Temmuz’u püskürttü. Direnenler kimlerdi? Yalnızca Yenikapı mitinginde yer alan üç siyasi partiden, AKP, CHP ve MHP’den seçmenler miydi yoksa tüm siyasi görüşten insanlar mıydı direnenler? Herkes çok iyi biliyor ki Meclis'te temsil edilen üçüncü partinin seçmenleri de, HDP'liler de en az onlar kadar direndi. Ama Yenikapı ruhu denilen, hükümetin aslında daha sonraki politikaları hakkında ipucu veren siyasal bölücülük, toplumu siyasi tercihlerine göre bölme uygulaması maalesef OHAL sürecinin normali oldu. Yenikapı ile HDP’liler dışta tutuldu. Aslında nasıl cumhuriyetin ilk yıllarında yönetici siyasi kadrolar makbul vatandaş tanımı üzerinden vatandaşı bölmüş ve ayrımcılığa tabi tutmuş ise İktidar partisi de zıddına dönüşmüş, eleştirdiği siyasi geleneğin pratiklerini HDP seçmeni ve siyasi kadroları üzerinde uygulamaya başlamıştı. Sonrasında belediyelere kayyum atanacağının ipuçları o günlerde veriliyormuş aslında. Yani ilk adaletsizlik Kürt siyasi hareketine yapıldı. Bu anlamda, Tayyip Erdoğan'ın Yenikapı ruhu birleştirici bütünleştirici değil düşmanlaştırıcı ve bölücüydü aslında.

Adaletsizlik, Kürt siyasi hareketinin bölücü ayrıştırıcı uygulamakta maruz bırakılmasıyla kalmadı, 20 Temmuz süreci, ya da anayasaya ve evrensel hukuk değerlerine açıkça aykırı OHAL düzeni ile birlikte darbe yaptığı iddia edilen çevrelerle ilgisi olmayan binlerce muhalifi işten atmalar, cezaevine atmalar, barış akademisyenlerinin tasfiyesi, basına sansür uygulamaları, HDP’li milletvekillerinin belediye başkanlarının ve seçilmiş siyasetçilerinin hapse atılması gibi bir dizi uygulamayla devam etti. OHAL’in iktidar tarafından toplumdaki bütün muhalifleri susturmaya yönelik bir fırsata dönüştürüldüğü apaçık ortadadır. O yüzden toplumda adalet talebine dönük büyük bir mutabakat bulunuyor. OHAL'in kısıtlayıcı, baskıcı, medya erişimi ve propaganda imkanlarını adeta yok eden, el konulmuş medya organlarıyla tek sesin duyulduğu şartları altında yapılan 16 Nisan başkanlık referandumunda yaşananlar, YSK faciası ve şaibeli sonuçlar ise bu adaletsizlikleri kalıcılaştırdığı gibi anayasallaştırdı da.

Kısacası, 20 Temmuz KHK düzeni ve o baskı düzenin altında yaşadığımız son derece tartışmalı bir referandumun ardından, eli rahatlamış, çok daha fazla keyfilik ve hukuksuzluk üretme potansiyelini artırmış  bir iktidar pratiğinin adalet konusunda yarattığı tedirginliğin sonucu olarak bu kurultay düzenleniyor.

O kadar büyük keyfilik ve hukuksuzluk üreten bir durumdayız ki; bakın 694 sayılı KHK ile açıkça anayasal garantiye alınmış olan yasama dokunulmazlığı ortadan kaldırılıyor ve tek başına Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’na bütün TBMM’nin anahtarı veriliyor. Savcı artık istediği milletvekilini polis marifetiyle mahkemeye gönderebilecek. İşin vahim tarafı ise, Anayasa mahkemesi açıkça anayasayı çiğneyerek olağanüstü hale sebep olan konuların dışında çıkarılan OHAL kararnamalerine bakamayacağını söyleyerek iktidarın denetleyicisi değil bir parçası olduğunu belli etti. Tuz koktu anlayacağınız. Durumu felaket kelimesiyle izah etmemiz bile artık yeterli değil. O kadar büyük bir yıkım var ki. Yani adalet talebi, 16 Nisan referandumuyla artık gücüne güç katan devlet iktidarının uygulamaları karşısında bütün toplumsal kesimlerin büyük bir tedirginlik, ürküntü ve korkuyla ortaklaştığı ve insanların istikbale dönük kaygılarının ifadesi olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla ben hem bu kaygıyı paylaşmak hem de burada yapılan işe bir katkı sunabilmek için buraya geldim. Yürüyüşe de aynı sebeplerle katılmıştım.

Dediniz ki “15 Temmuz sonrası ilk adaletsizlik Kürtlere yapıldı”. Sizce burada nasıl bir eksiklik var? Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük  sorunu. Bugün AKP-MHP milliyetçi cephe koalisyonunun uyguladığı politikalara karşı muhalefet edenlerin barış isteğini daha önde vurgulaması gerekmez mi?

Doğrusu ben buranın organizatörlerinden biri değilim. Kürt sorununa dönük hem çözüm iradesi hem de Kürt sorununun bizzat temsilcilerinin bu zeminde daha görünür olması bakımından bir eksiklik  görülüyor maalesef. Hiç olmadığını söyleyemem; bilebildiğim kadarıyla Celal Doğan davetliler arasında yer alıyordu ama sanırım kurumsal davet yerine kişisel da et edildiği için katılmıyor. Keşke HDP’li siyasetçiler, meclisteki, yerel yönetimlerdeki temsilcileri de burada konuşmacı olabilselerdi. Böylece en büyük adaletsizliğin tarafı olan kesim doğrudan temsilcileri eliyle kendilerini ifade edebilirdi. 

2019’a giderken herkes hesaplarını başkanlığa göre yapıyor. O zamana kadar önümüzde birçok mücadele var elbette. Ancak siz 2019’u nasıl görüyorsunuz?

AKP karşısındaki bloka ait tüm kesimlerin ortaklaşabileceği bir aday bulunursa Erdoğan karşısında başarılı olunabilir. Yani hem CHP hem HDP hem Akşenerciler hem de Saadet tabanın hassasiyetlerini gözeten bir isim ve politik söyleme ihtiyaç var ki bunun ne kadar zor olduğu ortada. Yani AKP karşıtı koalisyon, muhafazakâr tabanın kaygılarını dikkate alan ve kazanımlarının kaybolmayacağının garantisini veren bir söylemi CHP'li tabana, Kürt sorununa yaklaşımıyla da Akşenerciler ve sahil CHP'lilerine kendisini kabul ettirmesi gerek ki Tayyip Erdoğan karşısında başarılı bir yarış sürdürülebilsin. Hem Kürt mahallesinin hem muhafazakâr mahallenin hem de milliyetçi mahallenin kaygılarını dikkate alan bir aday ve söylemi şimdiden bulmak ve inşa etmek gerek.