Sinan Özbek anlattı: Diyalektik düşünce ve tarihsel materyalizm

24.06.2017 - 00:33

Kadıköy'deki Marksizm atölyelerinin son oturumunda, Felsefelogos Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Prof Dr. Sinan Özbek, "Diyalektik düşünce ve tarihsel materyalizm" başlıklı bir sunum yaptı.

Kadıköy’de Muaf’ta gerçekleştirilen toplantıda Sinan Özbek’in sunumundan öne çıkanlar şöyleydi:

Böyle bir başlık önümüze konduğunda, geleneksel olarak sol çevreler Marksist felsefenin temel kavramlarını sıralayabilir. Üretim ilişkileri ekseninden veya politik ekonomi üzerine konuşabilirler ya da sınıf savaşı, devrim vb. kavramlar üzerinden bir tartışma başlatabilirler.

Marx’ın felsefede daha çok uğraştığı iki isim öne çıkar: Feuerbach ve Hegel. Marx’ın birçok kavramı da bu iki filozoftan devralınmıştır. Hegel’den devralınarak diyalektik kavramı, bunun üzerine yürütülen tartışma ve insan kavramının sorgulanması, diğer taraftan Feuerbach’tan devralınan alınan, insan ve din tartışması, “Din halkın afyonudur” sözü üzerinden türetilen argümanlar.

Bunları genişletelim: Meta fetişizmi, sınıf mücadelesi, sınıf uzlaşmazlığı, tarihsel materyalizm, tarihin diyalektiği, devrim vb. Marksizmi kavramaya çalıştığımızda hesaplaşmak zorunda olduğumuz kavramlardır.

Marx oldukça önemli bir şahsiyet, sadece büyük bir şahsiyat oluşunun onaylanmasıyla kalınmıyor, olağanüstü saldırıların da hedefi olageliyor. Tarihte böylesine büyük rol oynamış isimleri iyice kavrayabilmek için haklarında yazılmış biyografileri okumak verimli bir iştir. Çok genç bir yaşta, 1843’te felsefe doktorasını veriyor, 24 yaşında Rheinische Zeitung’un editörlüğünü yapıyor. Bunlar müthiş başarılar. 30 yaşından önce sürgün hayatı başlıyor, Önce Fransa ve peşinden İngiltere. Yoksul yaşama eşlik eden hummalı çalışmalar hiç sonlanmıyor.

Yabancılaşma

Yabancılaşma daha çok hümanist Marksist yorumcuların (Erich Fromm gibi) üzerinde daha yoğun olarak durduğu, yaygınlaşmış bir tartışma. Ben yaşım ilerledikçe daha çok Kapital’de verdiği tutamakların üzerinden sürdürülecek tartışmaların daha verimli olduğunu düşünmeye başladım. Marx yabancılaşma kavramını erken tarihlerde temel olarak 1844 Elyazmaları’ında işliyor. 1844 Elyazmaları’nın bir kısmı kayboluyor. Bu sıklıkla unutulur. Eserin kaybolan kısmında Marx, yabancılaşmayı işçi sınıfı için değil, burjuvazi üzerinden tartışır. Dolayısıyla sanıldığı gibi yabancılaşma sadece çalışan sınıfların içine düştüğü bir durum değil, bütün insanlığın başına bela olmuş, insanların üretim süreci içerisinde kendi emeğiyle ilgili sürecin sakatlanmasıdır. Yabancılaşma olgusuna böyle bakarsak onu tarih açısından anlamlandırma şansımız olur. Yoksa onu, gariban işçi sınıfının başına gelmiş kötülük olarak tasavvur ederiz ki bu da yanlış olur. Ben burada yabancılaşmayı bu eksende, 1844 Elyazmaları’nda konulduğu gibi tartışmak muradında değilim. Daha çok antropolojinin işin içine girdiği bir tartışma sürdürmeyi daha verimli buluyorum. Marx’ın döneminde çok az antropoloji eseri var ve o, bunların hepsini biliyor.

Devrim, sınıf hareketinin bir momentidir

Marx dendiğinde yukarıda vurguladığım üzere, akla gelen ilk şeyler sınıf savaşı, emeğin sömürülmesi, iktidar ve devrim gibi kavramlardır. Bütün Marx külliyatı açısından baktığımızda bunlar külliyatta çok büyük yer tutmaz, sınırlı bir kısmıdır. Daha çok Fransa İç Savaşı üzerine yazdıklarında karşımıza çıkar. Marx’ın devrim anlayışı, “devrimcinin görevi devrim yapmaktır” şeklinde kavranacak bir olgu değil. Zira devrim, yapılan bir şey değil. Marksizm’den baktığımızda insanların bir araya gelip devrim inşa etmesi söz konusu olmaz. Bu, partilerin yapabileceği bir şey değil. Devrim, sınıf hareketinin bir momentidir. Parti dediğiniz şey de o momente hazırlık yapan ve ona yön vermeye çalışan bir güçtür. Sorun böyle kavranmazsa devrimci Marksistlerin yıllardır eleştirdiği ikameciliğe düşülür. Yani bir grup genç ya da aydın, sınıf adına bir şeyler yapmaya çalışır, kendini sınıfın yerine koyar, ikame eder. Sonuç bellidir: Sınıf adına yönetime iddiasında ve yeni bir sınıfın ortaya çıkışı...

Geçerken belirtmek isterim ki Marx’ın Kapital’de işlediği meta fetişizmi son derece önemli bir analizdir ve birçok tartışmayı dönüp bağlayacağımız yerdir. Irkçılığı, kapitalist üretimin aslında ne olduğunu, bizim kapitalist üretimle nasıl ilişki kurabileceğimizi anlayabileceğimiz bir öneme sahip bu analiz.

Din tartışması

Almanca metinlerde bile hâlâ aslında Marx’ın da olmayan “Din halkın afyonudur” üzerine bir tartışma sürdürülüyor. Bu kavram aslında Marksist din felsefesinin özünü açıklayacak yoğunlukta, taşıyıcılıkta değil. “Din halkın afyonudur” ifadesine çok yakın bir ifadeyi daha önce Marquis de Sade kullanmıştır. Şimdi tam hatırlamakta güçlük çekiyorum ama sanırım en yakın şekilde ilk kullanan Tolstoy’du. “Din halkın afyonudur” cümlesinin devamında gelen ve dini tanımlamaya bir ek olan “ sıkıştırılmış yaratığın iç çekişidir” kısmı da Marx’a ait değil. Hristiyan felsefesinde kullanılan bir kavramdır. Bunu söylemek Marx’ın özgünlüğünü tartışmak şeklinde kavranmamalı. Böyle bir tartışma içinde değilim. Söylemek istediğim, vurgulamak istediğim, din tartışmasını bir gelenekle tartışma içerisinde ortaya koyuyor olması.

Marx’ın din anlayışının doğru kavranmasına son derece önem veriyorum. Çünkü bunun kavranmasının, Marx’a ilişkin çok farklı bir yaklaşımın, göremediğimiz bir boyutu tartışmanın önünü açacağını düşünüyorum. Marx’ın din anlayışını Hristiyan teolojisiyle ele alınması, 20 yıl önce Avrupa’da yeniden tartışılmaya başlanmıştı. Ondan önce Latin Amerika’da başlamıştı. Bizde es geçildi. 80 öncesinde küçük sol örgütlerle Müslüman örgütler kendi aralarında geçici ittifaklar oluşturmuştur. Türkiye’de siyasi İslam’ın tarihinde de anti milliyetçi, antiemperyalist bir çizgi vardır. Silikleşen bir tutum ama bu noktaya dikkat etmek lazım. Geçmişte siyasi İslam’ın milliyetçiler tarafından “ yeşil komünistler” diye adlandırılması boş bir retorik değildir. İslam’ı merkeze alarak düşünen siyasi oluşumun, eşitlik, hak, adalet, zulme karşı olma vb. değerlere önem vermesiydi bunu sağlayan…

Akıncı Gençlik’te örgütlenmiş Müslümanlara Türk milliyetçileri “yeşil komünist” derdi. Bunu nedenleri üzerine düşünmek lazım. Buna yol açan, yukarıda söylediğim gibi, adalet, eşit bölüşüm gibi kimi İslami değerlerle komünizmin arasında bağlar kurulmasıydı.

Sınıf savaşı

Marx’ta önemli kavramlardan biri de sınıf çelişkisi ve savaşı kavramıdır. Çok bilinir, Komünist Manifesto’da hemen ortaya koyuyorlar, “şimdiye kadarki bütün tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” diye. Tarihi açıklamaya yönelik bir yorum bu, işçilere gaz verme ifadesi değil. Tarihsel bir perspektifle tarihin nasıl geliştiğini anlatıyor. Buradan hareketle de felsefenin kadim konularından biri olan “iktidar”ı tartışmak gerekli ve mümkün oluyor.

Marx’ın sadece siyasi örgütlenmenin bir teorisi olarak yorumlanmasıyla birlikte, onu vurucu sloganlarla anlatma ve bu sloganlar düzeyinde bir ilişki ve Marx kavrayışı çıkıyor ortaya. Bu anlaşılır bir durum ama slogan düzeyinde iş gören insanların, Marksizm’i çok iyi bildiğini düşünmesi ilginçtir! Marx bütün bir Alman ideolojisini fethedecek bir çalışma yapıyor ve gününe kadar gelen bütün bir entelektüel mirasla hesaplaşıyor. Bir anlamda bu entelektüel mirası fethediyor. Böylesine kuşatıcı bir düşünce, bir felsefe ile karşı karşıyayız.

Marksizm’in tarihte yakalamaya çalıştığı şey, işçilerin kurtuluşuyla sınırlı değil; insanlığın tarihine ilişkin bir düşünce söz konusu. Milliyetçiler, tarihin sınıflar arasında süren mücadele olmadığını, milletler arasında süren mücadele olduğunu anlatır. Soruna böyle bakmak, sınırlayıcı bir bakıştır, Kant’tan beri oldukça yoğun tartışılmış olan birleşik bir dünya devleti, toplumu fikrini dışarıda tutar. Oysa tarihi sınıf savaşı olarak görmek, evrenselci bir düşüncenin önünü tıkamıyor aksine açıyor. Sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduğunu söylemek, buradan hareket etmek zaten milliyetçiliğe büyük bir darbe vurmaktır, onun var oluş nedenini ortadan kaldırmaktır. Bu, aynı zamanda milliyetçi çizginin dünyanın her yerinde Marksizm’i asıl düşman ilan etmesini anlamayı da mümkün hâle getirir.

Devlet

Buradan da yeni bir devlet tanımı çıkar. Tarih sınıf mücadelesinin tarihidir demek, mücadeleyi kazanan sınıfın kendi tahakkümünü kurmak için aygıtlar yaratmasının söz konusu olmasını anlatmaktır. Bildiğiniz gibi antik çağlardan beri süregelen bir tartışmadır, devlet ve iktidar. Marx, bu konuda son derece özgün fikirler üretmiş bir düşünür ve siyasetçidir. Devlet analizi bu noktada üzerinde durulması gereken konu. Devleti tartışırken bir sınıfın tahakkümünü devamlı kılacak aparatları da analiz etmek zorundasınız. Marx’a göre devlet, bir sınıf egemenliğini sağlayan aparat, “sivil toplumun sırtına yapışmış bir asalak” olarak tanımlanır. Bu da bütün bir siyaset felsefesinin, devlet felsefesinin yapmadığını ifşa etmektir, açıkça ortaya koymaktır. Bu, Platon’dan beri süre gelen, belki de Hobbes’ta doruk noktasına varan, devletin varlığının insanın kötülüğünü denetlemek için gerekli bir aygıt olarak tanımlanmasını ters yüz etmektir.

Tarihsel materyalizm

Tarihsel materyalizmi tartışmaya başlarken Alman İdeolojisi’nden bir ifadeyi hatırlamak lazım. Burada çok vurgulu bir şekilde “düşüncenin yaşamı belirlemediği, aksine yaşamın düşünceyi belirlediği” anlatılır. Yani insanların düşüncelerinin, içinde yaşadıkları somut ilişiklerce belirlendiğini anlatıyor Marx. Bu çok temel bir düşünce tutumudur. Ancak kaba materyalistlerin yaptığı gibi her şeyin maddi somut ilişkilerce belirlendiği tespiti, yeterli açıklayıcılığa sahip değildir. “Sarayda başka türlü, kulübede başka türlü düşünülür” ama kimileri sarayda da kulübede düşünüldüğü gibi düşünür. Ya da tersi! Buradan hızlı bir şekilde Marksist literatürün problemli tartışma alanı olan, yapı üstyapı tartışmasına geçmek mümkündür. Marx, insanların kendi inisiyatifleriyle oluşturduğu ilişkiler içine doğmadığının altını çizer. İnsanlar içine doğdukları ilişkilerce belirlenirken, yine bu ilişkiler dünyasında zorunlu bağlar oluştururlar. Tabii ki zamanla devreye girecek olan bilinç faktörü ile etrafınızın düşünceleri ötesinde bir kimlik inşa edebilirsiniz.

İnsanların çelişkilerin bilincine vardığı alan yapı düzeyiyle sınırlı alan değil, üstyapıda devreye giren ideoloji alanıdır. İnsanların ilişkilerini çözümlediği, bunları bilinçle kavradığı alan ideolojik alandır. Gramsci işte tam da bu yüzden ideoloji alanında bir özgürlükten bahsediyor. Katarsis kavramı bu tartışmanın odağına yerleşiyor. Zira yapının determine eden ilişkileri karşısında ideoloji alanı bir özgürlüğe de işarete ediyor. Toplumun yapısının üst yapıyı belirlediği tezi neredeyse Marksist bir tez olarak kabul görmüş, yaygınlık göstermiştir. Kuşkusuz böyle yorumlanması, Marx ve Engels’in tartışmada vurguyu sürekli yapının önemi üzerinde tutmalarından kaynaklanıyor. Bu, onların yaşadığı çağın özellikleriyle açıklanılabilir. Nitekim Engels, “karşıtlarımızın yapıyı yok saymaları karşısında biz vurguyu yapıda tutmak zorunda kaldık” şeklinde aktarabileceğim bir ifade kullanıyor. Ama buna hemen ekliyor, “bunu yapmakla biçimi içeriğe kurban ettik”. Yapının belirleyici toplum uğrağı olduğu düşüncesi tashih edilmiş bir yaklaşımdır. Ve toplumda bu iki uğrağın karşılıklı olarak birbirini etkilediği tezi asıl Marksist düşüncedir.

Kısaca işçi sınıfının çoğu zaman sınıf durumuna uygun davranmadığını ve görüş üretemediğini de hatırlatmam gerekir. Bunun Hegel’i çağrıştırır ifadeler (kendiliğinden sınıf, kendisi için sınıf) üzerinden tartışıldığı bilinir. Georg Lukács'ın bu tartışmayı derinleştirdiği şekliyle, sınıfın konumuna uygun bilince nasıl ulaşacağı da yakıcı bir tartışmadır. Bu tartışma, bir yanıyla bilinç tartışması olmakla felsefeye uzarken, diğer yandan pratik bir konu olmakla örgütlenme sorununa uzar. Örgütlenme sorununu da içine aldığından, bilincin nasıl oluştuğuna ilişkin tartışma bitmeden ya da yanlış sonuçlarla hareket edildiğinde, bütün bir örgütlenme modeli sorunlu hâle gelebilir. Dahası Marksist olmayan örgütlenme biçimleri savunulabilir…

Sınıfların doğuşu

Marx ömrünün son dönemlerinde antropoloji okumalarına büyük önem veriyor. Marx’ın yaptığı, tıpkı biyolojide Darwin’in canlılara ilişkin yaptığına benziyor. Marx da toplumların nasıl işlediğini, tıpkı Darwin’in canlılığı anlatırken yaptığı gibi açıklıyor. Marx toplumun nasıl işlediğini anlatır bize: Nasıl bir organizma olduğunu ve hangi dinamiklerle ve kurallarla dönüştüğünü. Marx’ın eserini belki de en doğru anlatacak tanımlama budur. Nitekim Engels de Marx’ın cenaze töreninde yaptığı konuşmada bunu vurguluyor.

Kısaca antropolojinin verilerine bakalım: Daha geçen hafta Kuzey Afrika’da yeni bir fosil bulundu. Homo sapiensin ömrü 100 bin yıl geriye doğru sıçradı bir anda; müthiş bir sıçrama. Dünyada varoluşumuz 300 bin yıla çıktı. Bu sürecin 10-15 bin yıl öncesine kadar bir şeyleri kısmen söyleyebiliyoruz. Son yılların en önemli arkeolojik kazısı, Urfa yakınlarındaki Göbeklitepe’dir. Göbeklitepe çok önemli bir bulgudur, insanların yerleşim alanı oluşturmasından dolayı. Buradaki anıtsal yapının bir tapınak olabileceğini düşünüyor arkeologlar. Göbeklitepe yeni sorular ve ufuklar yaratıyor. İnsanların yerleşik hayta geçmesi de “bereketli hilal” denilen, bir kısmı Türkiye’ye kadar uzanan alan. Buğdayın burada ekilip biçilmeye başlamasıyla yerleşik hayata geçiliyor. Şimdi insanın geçmişi hakkında en iyi ihtimalle 15 bin yıl öncesine kadar, o da yarım yamalak konuşabiliyoruz. Çok daha büyük bir tarihsel dönem karanlıkta kalıyor. Ancak şunu hemen söylemek gerekir ki, bu bahsedilen uzun sürede insan toplatıcı ve avcı olarak yaşıyor. Kimi antropologlar insanlığın asıl olarak o döneme bakılarak açıklanabilineceğini, insan hakkında daha verimli düşüncelerin üretilebileceğini savunuyor.

Haklılar, bu toplayıcı ve avcı olarak geçen süreye ilişkin konuşabilmek önemli. O toplumlar, eski toplumlar bölünmemiş, Marksist ifadeyle söylersek sınıfsız toplumlardır. Zannederiz ki, insan şehirleştikçe, devletler filan kurdukça daha zeki hâle geliyor. Oysa 300 bin yıl önceki insanla bugünkü insanı yan yana oturttuğunuzda zekâları arasında bir fark göremiyoruz ama bilgi düzeyleri farklı.

Dayanışma

Yerleşik hayata geçmeyle ya da bölünmüş toplumların ortaya çıkmasından önceki döneme ilişkin söyleyebileceğimiz şey, benim antropologlardan çıkararak görebildiğim, temelde insanda kadim olan davranış biçiminin dayanışma olduğunudur. Bunun altını çiziyorum. O toplumlar gelişigüzel savrulan, yiyecek peşinde koşan ve besin için birbirini yiyen toplumlar değil. Bolluk ve bereket toplumlarıdır ve önemli sayıda antropologa göre insanlar, öyle sanıldığı gibi birbiri boğazlayan canlılar değildir. Bu toplumlarda belirleyici olan bir şey, devletin olmaması, sınıflara bölünmemek de tesadüf değil son derece bilinçli bir tutumdur. Üzerlerinde oluşacak bir iktidara karşı direnmiştir bu toplumlar. İktidar tesis etmeye çalışanları da yok etmiştir. Antropolog Clastres bu toplumlarda şefin sadece geleneği aktarmakla yükümlü olduğunu anlatıyor. Bunun ötesine geçip toplumu çekip çevirmeye başlarsa uyarıyorlar, iktidar talebi belirgin bir düzeye gelirse ölümle cezalandırıyorlar. Evveli toplumlarda insanlar, asla üzerlerinde kurulacak bir iktidara izin vermiyorlar. Yine bu insanların en katlanılmaz bulduğu, en ufak imasını bile kaldıramadığı şey, adaletsiz davranmakla, hak yemekle suçlanmak…

İktidar ve insan doğası

İki örnek vereceğim, biri Hobbes. Şöyle diyor: “Kılıcın zoru olmadan ahitler sözlerden ibarettir ve insanların güvence altında olmasına yetmez.” İnsanı bir toplumda ahide uygun davranması için baskı altında tutmak gerekir diyor. Hobbes daha da zekice, üzerinde durulması gereken bir şey daha söylüyor: “Bu güçten yani devletten tedirgin olan, bu gücün karşısına ancak daha büyük bir güçle çıkabilirse başarılı olabilir” diyor. Bunu söylemesinin arkasında yatan neden, onun insan anlayışıdır. Ona göre insan doğuştan kötü olan bir canlıdır. Böyle bir baskı aygıtı olmadığında insanlar birbirini boğazlamaya başlar diye düşünür. İşte onun için o ünlü cümleyi kuruyor: Homo homini Lopus. (İnsan insanın kurdur). Bu bir insan anlayışıdır, ben böyle olmadığını düşünürüm. Sivil durum, “insanların arasında problem çıktığında, kendi dışlarında başvurabilecekleri bir mencinin bulunduğu durum” diye tanımlanır. Bu başvurulacak merci, tabii ki en yetkin hâliyle devlet olacak. İşte bu olmazsa “insan insanın kurdu” olur…

Burada bir sorun var, devlet aygıtı eziyor ve baskılıyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin önünde engel oluşturmaya başlıyor. İşte bu sorunu ortadan kaldırma da filozofların kafa yorduğu bir olgu. Locke’un kuvvetler ayrılığı fikri de iktidarın denetlenemeyen baskısını parçalara ayırarak katlanabilir bir düzeyde tutmayı hedefliyor. İktidarı yasama, yürütme ve yargıyı ayırarak sürdürelim, monarşik iktidarlardan, tek kişinin iktidarından kurtaralım ve dağılmış güçler olsun. Bu bir denemedir, iyi bir cevaptır, çağdaş burjuva toplumunda da hâlâ sahip çıkılır ama onun da çözüm olmadığını biliyoruz.

Marx’ın yanıtı: Altüst etme önerisi

Marx’ın cevabı tam manasıyla orijinaldir. 300 bin yıllık insanlık tarihinde yaklaşık 12-15 bin yıl önce başımıza bela olmuş olan süreci altüst etme önerisidir. Bu anlamda müthiş bir öneridir, teoridir. Marx, dünya tarihine ilişkin, insanlık soyunun başına bela oluşmuş bir problemi –toplumun üretim ilişkileri üzerinden bölünmüş hâle gelmesi- görüp Locke, Rousseau, Kant, Hegel, Hobbes dışında bambaşka bir şey öneriyor. Marksist kuramın dünya tarihindeki özel ve önemli yeri burasıdır. Bunun dışındakiler hep bunun alt başlığı olarak okunacak şeylerdir. Marx’a karşı tahammülsüzlüğün kaynağı da budur. Bunu aşan cevap var mıdır? Keşke olsaydı da okusaydık. Yeni bir cevap üretilememiştir. Muazzamlığını sağladığı yer tam da bu noktadır. Tarihin akışı içinde insan soyunun başına bela olmuş sorunun, yani toplumun bölünmesinin, ortadan kaldırılmasının gerekliliğini izah edip, bunun nasıl yapılacağını göstermiş olmasıdır.

Denetimden yoksun iktidarın insan soyu üzerindeki yıkıcı etkisini, herkesten önce gören Tevrat’tır. Tevrat sorunu görmüştür, bu denetimsiz iktidarın nasıl bela olduğunu imleyen yerler vardır. Ancak Tevrat soruna bir cevap üretmeyi başaramaz. Zaten bunu başarması da beklenemezdi, sorunu görmüş olmanın kendisi dahi önemli bir başarıdır. Kutsal metinlerin iktidarın amansız baskısı karşısında yapabildiği şudur: Öbür dünyada Allah'ın hesap soracağını söylemek. Yani sorunu Allah'a havale etmek. Bu da “Ben yapılan haksızlığa direnmekten caydım, yapacak bir şeyim yoktur” deyip süreci bitirmektir. Rousseau da sıkıştığı, sorunu çözemediği aşamada “Tanrı öbür dünyada şahittir” diyor. Böylece sorunu o da öte dünyaya havale ediyor. Yani çözümsüz bırakıyor.

İktidarın ezici gücünü tespit etmekle yetinilemez, Bunun nasıl aşılacağını bulmak, anlatmak gerekir. Bana sorarsanız Marx tam da bu soruna cevap üretmeyi başarıyor. Bütün yazdıklarına baktığınızda, bu tanımladığım soruna cevap aradığını görürsünüz. Böyle bir perspektifle iş gördüğünü biraz detaylanmış okumalar hemen gösterecektir. Çünkü yabancılaşma kuramında, Kapital’de, Alman İdeolojisi’nde hep bunun çözümünü, yeni bir dünyanın nasıl yaratılacağını anlatır.

İş yeri temelli örgütlenmeye dayanan bir toplum modeli

İnsanlığın başına bele olmuş bu bölünmüş toplumu dönüştürmeyi düşünmek hayal midir? Tarihsel materyalizm tam da bu dönüşümü öneriyor. Bunun da üretim biçiminin ve ilişkilerinin radikal bir şekilde dönüştürülmesiyle mümkün olacağını anlatıyor. Bu, öyle yaygın olarak sanıldığı gibi üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla halledilecek bir mesele değildir. Üretim sürecinde iş yeri temeline dayanan bir toplumsal örgütlenme modeline geçmek gerekiyor. Fabrika temeline dayalı, üretim yerlerine dayalı bir toplum örgütlenmesi öneriliyor. Bu öneri de öyle hayal ürünü değil. Fransız İhtilalı’na, Paris Komünü’ne örnek teşkil ediyor. Komünde emekçi sınıfların sokağa çıktığında neler yaptığı temel örneği veriyor. Paris Komünü’ndeki davranış modelinin izlerini, insanın tarihinin derinlerinde bulunabileceğini düşünme eğilimindeyim.

Dayanışma, işbirliği, neredeyse kadim bir insan özelliğidir. Geçmişte insan toplulukları büyük birlikler hâlinde yaşamıyor. Genellikle 25’er kişilik gruplar hâlinde yaşıyor evveli insan toplulukları. Bunlar yaklaşık 500 kişilik gruplar hâlinde mevsim dönümlerinde bir araya geliyorlar. 500 kişilik “lehçe grupları” oluşturmanın bir mantığı var: Evveli insan toplulukları, Kutuplarda da böyle Afrika’da da böyle davranıyor. Muhtemelen bu sayı eş bulmayı olanaklı kılıyor.

Evveli toplumlarda işbirliği kaçınılmazdı. Eski toplumlarda işbirliği olmadan 25 kişiyi bir arada tutmak ve yaşatmak mümkün değildi. Ve o üretim ilişkisinin içinde –toplayıcılar var avcılar var- takas temel üretim ilişkisi durumunda. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özelliklerden biri de, besini kampta tüketmesidir. Diğer canlılar besini ele geçirir ve tüketir ya da yavrusuna taşır. Leopar örneğinde gördüğümüz avı ağaca taşımak, sadece besini korumak için. İnsan besini kampta kendi grubuyla tüketiyor. Besini kampa taşımak bir şeyi gerektiriyor, çok eskilere giderek söylüyorum, fosil bulgularıyla desteklenen öngörüler, bu besinin kampa taşınmasının çıplak ellerden başka bir şey gerektirdiğini düşündürüyor. Kırılma noktası, bir sepet/torbanın bir kadın tarafından icat edilmesidir. Taşıma olağanını artırırsanız, kampa taşıdığınız miktar da artar. Besini tüketeceğiniz yerde olan da bir takas ilişkisine girmektir. Ekonomik ilişkinin ilk kurulduğu yerin burası olduğunu ve bunun da ilk serbest ekonomi olduğunu anlatıyor antropologlar. Ve bu toplumları refah toplumu olarak niteliyorlar. Dolayısıyla insanın evveli çağları, gelişigüzel besin peşinde koşan 250-280 bin yılık tarih değil, besinin nerde olduğunu bilen, son derece planlı bir hareket var.

İşbirliği, paylaşım ve rekabet

Evveli toplumlara dayanışma ve işbirliğini temel özellik olarak anlatırken, üzerine düşünülmesi gereken savaşçı bir kabile var, evveli bir topluluk. Amazonlarda yaşayan, Yanomamiler. Yaklaşamıyorsunuz, kendi bölgesine sokmuyor. “Nazik insanlar” diye anılan barışçı Afrikalı Kunglardan farklı olarak başarısız avcılar ama üretim yapıyorlar. Meyve ve sebze üretiyorlar. Ebena denilen bir haz vericiyi elde ettikleri ağaça sahipler, esrara benzer bir şey. Bunu korumak ve kaptırmamak için çok mücadele veriyorlar çünkü çok kıymetli bir madde. Törenlerde de transa geçmek için kullanıyorlar. Üretim yapma ve Ebena’yı elde tutma mücadelesi olduğu için rekabet ve savaş var. Toplayıcı-avcılar için ise sıkı işbirliği yapmadan mevcut kaynakları verimli kullanmak mümkün olmazdı. Antropolojinin bize anlattıklarına dayanarak, insan için çok belirleyici olgunun işbirliği olduğunu tespit etmek gerekiyor. Ama insan, üretim ilişkilerinin dönüşmesiyle, yüzyıllara yayılan bir süreçte kendisi de farklılaşıyor, başkalaşıyor. Ancak insan atasının milyonlarca yıldır yemeğini paylaştığına inanılıyor. Eğer böyleyse insanı insan yapan toplayıcılık ya da avcılık değil bilakis paylaşımdır. Dahası paylaşım, insanlaşma sürecini hızlandırmıştır. Buna katılmayan, farklı görüşler ileri süren antropologlar da var ama söylediklerini tatmin edici bulmuyorum.

İnsan hakkında konuşurken tarih bu kadar geniş tutulmaz, bölünmüş toplumların insanı üzerinden konuşulur, tezler üretilirse Hobbes’un, Kant’ın ve diğerlerinin söyledikleri haklı olur. Haklı olur olmasına da bu sefer de Marx’ın Feuerbach’a yönelen ironik ifadesi yükselir: “İnsan dendiğinde Alman’dan başka bir şey düşünemiyorlar”. Bu, tarihe dar perspektifle bakmanın insanı ne hâle düşürdüğünün ifadesidir. Tarihi bölünmüş, sınıflı toplumları aşan bir genişlikle görülürse, okunursa insanın ilişkilerin tekrar dayanışmacı bir zemine oturmasının mümkün olduğunu düşünebiliriz. Bir başka ifadeyle, siyasi ifadeyle komün örgütlenmesi eksenine oturan bir insanlık durumuyla birlikte, insanın da farklılaşacağı düşünülebilir. Ama bu söylediğim, “yeni insan” yaratmak gibi bir zırvanın ifadesi değildir. İnsan, toplumun yapısındaki ilişkilerin dönüşmesiyle hemen değişecek bir hafızasız canlı değildir. Böyle olmadığını belki de Marx en çarpıcı şekilde ifade ediyor: “Ölmüş bütün kuşakların ağırlığı yaşayan kuşakların üzerine çöker”…

Marksizm Atölyelerinin Facebook sayfasını takip etmek için tıklayın.