Robert Mugabe: Sömürgecilik karşıtı bir kahraman nasıl oldu da otoriter bir milliyetçiye dönüştü?

23.11.2017 - 17:25

Robert Mugabe geçtiğimiz perşembe gecesi Zimbabve başbakanlığı görevinden istifa etti. Mugabe, 1980’den beri Afrika’nın güneyindeki Zimbabve’de önce devlet başkanlığı sonrasında da başbakanlık yapmıştı. 

Sömürgecilik karşıtı mücadelede bir kahramandı ve bağımsız Zimbabve’nin ilk lideriydi. Zaman geçtikçe önce emperyalizmle uzlaşan birine nihayetinde ise bir diktatöre dönüştü. 

Zimbabve’de yaşayan siyah işçilerin ve fakir insanların neredeyse taptığı bir liderken, çoğu tarafından zalim bir diktatör olarak görülmeye başlandı. 

Mugabe’nin hayatındaki bu ikiliği anlamak hayati bir öneme sahip.

Robert Mugabe, 1924’te o zamanlar bir İngiliz Sömürgesi olan Güney Rodezya'da dünyaya geldi. Kararlılığı, içgüdüleri, eğitimi ve biraz da şansla aşırı yoksulluktan kurtuldu ve sonuçta kendini Güney Afrika Fort Hare Üniversitesi'nde buldu.

Nelson Mandela bir keresinde “Benim gibi Güney Afrikalı genç siyahlar için Fort Hare; Oxford, Cambridge, Harvard ve Yale gibiydi, sanki hepsinin birbirine geçmiş bir versiyonu gibi” demişti. Gerçekten de Mugabe’nin bazı akranları Afrika’da sömürgecilik kaldırıldıktan sonra önemli birer figür haline geldiler.  

Mugabe, 1960’ların başında Güney Rodezya'ya döndü ve rejim karşıtı mücadeleye katıldı. O zamanlar, 5 milyon siyah hiçbir şeye sahip değilken, 225 bin beyaz bütün siyasi ve ekonomik gücü elinde tutuyordu.

Güney Rodezya, adını azılı yağmacı Cecil Rhodes’tan alıyordu ve ülkenin, milletvekillerinin çoğunluğunun muhakkak beyaz olmasını garanti altına alan karmaşık bir seçim sistemi vardı. Beyazlar tarafından ele geçirilen siyahların toprakları şaşırtıcı olmayan bir şekilde yine beyazlar tarafından kontrol ediliyordu. 1979’a kadar nüfusun sadece %5’ini oluşturan beyazlar verimli toprakların %70’ine sahiplerdi.

Siyahların muhalefet hareketleri bastırılıyor ve yasaklanıyordu. Mugabe’nin de aralarında olduğu çoğu aktivist beyazların iktidarını sarsmak için silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğu fikrindeydi. 1963’te Zimbabve Afrika Ulusal Birliği’nin (Zimbabve African National Union – ZANU) kurulmasına yardım etti. Neredeyse anında tutuklandı, müebbet hapse mahkûm edildi. Bundan sonra Mugabe, hapishane ve çalışma kampı arasında bir on yıl geçirecekti.

Orada, özellikle köylüler direniş potansiyeline ve gerilla tipi savaşa odaklanan bir çeşit Maocu Marksizm belirledi.

1966’da 3 yaşındaki oğlu Nhamodzenyika öldüğünde, Mugabe cenaze törenine katılmak için cezaevi yöneticisinden izin istedi. Irkçı ve beyaz Başbakan Ian Smith, Mugabe’nin cenaze törenine katılmasını engellemek için bizzat olaya müdahil oldu.

Direniş

Bütün bu baskılar mücadeleyi engelleyemedi. 1978 yılına gelindiğinde, beyazların rejimi altı cephede gerilla savaşı içinde olmaya dayanamadı ve kriz geçirdi, 60 yaşın altındaki tüm insanları aktif askeri hizmete almaya ve dünyanın farklı yerlerinden paralı askerler çağırmaya çalıştı. Ancak en sonunda ırkçı rejim müzakere masasına oturmak zorunda kaldı.

Cezaevindeyken ZANU’nun başkanı seçilen Mugabe 1974’te serbest bırakıldı. Birtakım siyah liderler rejimle güç paylaşımı konusunda anlaşmaya meyilliyken Mugabe daha kapsamlı demokratik haklar için ısrarcı oldu.

Lancaster House’daki görüşmeler bir kişinin sadece bir oy hakkı olmasının yolunu açtı ve mücadelenin gerçek bir başarısıydı. Ancak bu görüşmelerde Mugabe iki önemli ödün verdi. Beyazlar, parlamentodaki 100 sandalyenin 20’sini garantilemişlerdi. Ayrıca Mugabe “hiçbir sömürgecinin siyahların topraklarının bir dönümünü bile sahiplenmesine izin verilmeyeceğine” dair söz vermişti. Ancak bu görüşmeler sonrasında, on yıl boyunca herhangi bir toprak reformu yapılmayacağına ve duruma ilişkin herhangi bir anayasa değişikliği yapılmasına karar verilmediğini söyledi

Mugabe devrimci bir dönüşümden ve sosyal adaletten söz ederken, diğer adaylardan çok daha militan havasını korudu. ZANU’nun seçim sloganları “Kaçmak değil meydan okumak” ve “Biz kendimizin kurtarıcılarıyız” idi.

Şubat 1980'de Sosyalist İşçinin "Mugabe döndü" başlıklı haberinde; “Yıllarca basın onu terörist olarak damgaladı. Ancak pazar günü 200 bin Zimbabveli siyah sırf Mugabe’ye görkemli bir “Hoş geldin!” demek için sokaklara çıktı. Basın dahi gerçekleştirilen toplantının Zimbabve tarihindeki en büyük miting olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.”

“Mugabe şimdi “Beyazlar için de bir yer ve barış içinde birlikte yaşam gibi” çok yumuşak şeyler söylüyor. Ancak takipçileri halen “Savaşla ilerleme” ve “Pamberinahondo” gibi sloganlara heyecanla karşılık veriyorlar. Bu yüzden de İngilizler Mugabe’nin seçimleri kazanmasını engellemek için her türlü pisliği çeviriyorlar. Pazar günkü miting ise gösteriyor ki İngilizler istediklerini hiç de kolay elde edemeyecekler.”

Lancaster House anlaşmasını kabul beyaz elitlerin yaşadığı dehşete rağmen seçimlerde Zanu'nun “komünist teröristleri” ezici bir destek gördü, 100 sandalyeden 57’sini kazandı ve Mugabe başbakan oldu.

Mugabe hükümeti beyazlardan enkaz halindeki bir ekonomi devraldı. Ekonominin bu durumda devredilmesi kasti bir hareketti.

Siyahların yönetiminin ilk etkisi sıradan insanların yaşamlarındaki büyük gelişmeler oldu. 1980 ve 1985 yılları arasında yeni doğanların ve çocukların ölüm oranları neredeyse yarı yarıya düştü. Kişi başına düşen eğitim harcamaları iki katından daha yüksek bir meblağa ulaştı ve tahıl üretimi üç katına çıktı.

Hatta İngiltere başbakanı ve Muhafazakâr Parti (Tory) üyesi Margaret Thatcher dahi Mugabe hakkında “Ekonomik büyüme ve istikrar konusunda güvenilebilecek bir adam” olduğu yönünde açıklamalarda bulundu.

Batı, Mugabe'nin silahlı güçlerinin olarak Matabeleland'da 20 bin kişiyi öldürmesi konusunda neredeyse hiçbir şey söylemedi. 2015’te açıklanan belgelere bakılınca katliamın muhalefeti susturmak için uygulanan planın bir parçası olduğu ortaya çıktı. En büyün muhalefet birliği olan ZABU, Ndebeleler arasında büyük destek gördü ve bu yüzden Matabeleland’de yaşayan bu insanların “yeniden eğitilmesi” gerekti.

“Hoşgörü”

Bu süreç boyunca Mugabe beyaz çiftçilere büyük bir “hoşgörü örneği” sergiledi. Beyaz çiftçilerin hiçbiri beyazların rejimi süresince işledikleri ırkçı suçlar için hesap vermedi, gasp ettikleri toprakların tek bir dönümünü bile iade etmedi ve hiçbiri çaldıkları şeyler için tazminat ödemediler.

Beyazlar da bu “hoşgörüye” siyahların kullanılmayan topraklara dahi yerleşmelerini engelleyerek ve Smith’in Rodezya Cephesi Partisi’ne (Rhodesian Front Party) dönmeye devam ederek karşılık verdiler.

80’lerin ortalarından itibaren dünya çapında yaşanan ekonomik kriz sürecinde, uluslararası bankacılar ve kapitalistler Mugabe üzerindeki baskıyı arttırdılar. Serbest piyasa ekonomisinin hakimiyetini sağlayacak bir dizi reform ve sosyalizm hakkındaki bütün tartışmaların sona ermesini talep ettiler.

Kriz 1991’de geldi. İşsizlik tavan yaptı ve Zimbabve’nin ihraç ettiği malların fiyatları dibe vurdu.

Ancak Mugabe hükümeti, uluslararası finans kuruluşları ile uzlaşma stratejisinin bir parçası olarak borcunu ödeme konusunda ısrarcı oldu. Kaçınılmaz olan ise, Zimbabawe’de yaşayan sıradan insanlar üzerinde, IMF ve Dünya Bankasının başını çektiği bir savaştı.

Ekonomik Yapısal Uyum Programı (Economic Structural Adjustment Programme – ESAP) diye bir şey icat edildi. Birçok Zimbabveli için ESAP çok yakında Afrikalı İnsanların Son Bulmayan Acısı (Eternal Suffering for African People – ESAP, İngilizce bir kelime oyunu, Ç.N.) olarak anılmaya başlanacaktı. Mugabe hükümeti; sosyal harcamalarda büyük kesintilere, birçok devlet firmasının özelleştirilmesine, gıda desteğinin sona ermesine, çok uluslu şirketlerin ülkeye girmesindeki engellerin ortadan kaldırılmasına karar verdi; fiyatların ve ücretlerin “pazarı belirlemesi” konusunda uzlaşmaya vardı.

ESAP’ın uygulandığı yıllar boyunca bağımsızlığın erken dönemlerinde elde edilmiş kazanımlar uçup gitti. Yaklaşık bir yıl içinde, 1992’de, öğrenim ücretlerinin karşılanamayacak kadar yükselmesiyle birlikte devasa öğrenci hareketleri patlak verdi.

İktidara bağlı olan sendika hareketi aşağıdan gelen büyük baskıya dayanamayarak parçalanmaya başladı.

Aralık 1997 ve Ocak 1998’de vergilere getirilen zamlara karşı bir milyon işçi grevcilere katıldı. Sağlık çalışanları, memurlar, nakliye işçileri ve birçok diğer iş kolu kendi sektörlerinde başarılı grevler örgütledi. Bütün bunlara ek olarak birçok şehir ilçede eşzamanlı ayaklanmalar patlak verdi.

Demokratik Değişim Hareketi (The Movement for Democratic Change – MDC), sendikal hareketlere yoğunlaşılarak, Mugabe'ye karşı birtakım seçkinler tarafından kuruldu.

Günah keçisi arayan Mugabe ise 1995’te gaylerin “köpeklerden ve domuzlardan çok daha kötü” olduklarını deklare etti ve hayatının devamı boyunca bu tarz saldırılarda bulunmaya da devam etti.

2000’li yılların başlarında Mugabe kendisine neredeyse sınırsız bir güç verecek olan bir anayasa değişikliği için referandum yaptı. Ancak beklenmedik bir şekilde, referandumu kaybetti.

Akıllı bir siyasetçi olan Mugabe, keskin bir dönüş yapmadığı takdirde sürülebileceğini fark etti. Beyaz toprak sahiplerini kınadı ve beyazların elindeki çiftliklerin işgal edilmesini teşvik ederek halkın desteğini yeniden kazanmaya çalıştı.

Bu adım, taşradaki nüfusun büyük bir bölümünü hükümete bağlamayı başardı ve yanlış sebeplerden ötürü Mugabe'den nefret eden zengin beyazların bir bölümünü içinde barındıran MDC’nin büyük problemler yaşamasına neden oldu.

İngiltere’deki İşçi Partisi (Labour) hükümeti beyaz çiftçilere destek verdi. Bu süreçte MCD ayrıca; İngiltere Muhafazâkar Partisi’nin (Tory), ırkçı Güney Afrikalıların ve üst düzey eski ABD yetkilileri gibi müttefiklerin de desteğini kazandı.

Vahşet

Zimbabve’de 2002’de yapılan seçimlerde hile, şiddet ve acımasız tehditler görüldü. Mugabe, MDC lideri Morgan Tsvangirai’yi bu şekilde yendi ve 2005’teki seçimlerde de aynı şeyleri tekrarladı.

Ancak 2008’deki seçimlerde sistematik tehditler, ölümler ve bütün dalavereler dahi Mugabe’nin seçimleri kaybettiği gerçeğini gizleyemedi. Başlarda bırakmayı düşündü, ancak sonrasında devlet aygıtının tüm öfkesini muhalefete yöneltti.

Ölümlerin yarattığı tablo karşısında paramparça olan MDC ise bir rövanş gibi olacak olan ikinci seçimlerden çekildi ve Mugabe’nin kolayca kazanmasına izin verdi. Sonrasında Mugabe verdiği tüm sözleri bozmadan önce, Tsvangirai’yi bir koalisyon hükümeti kurulması fikrine ikna etti.

MDC'nin, Mugabe'nin pençelerine düşmesiyle; Mugabe muhalafete karşı saldırılarını, bizim kardeş örgütümüz olan Uluslararası Sosyalist Akım’a karşı olan davalar da dahil olmak üzere iki katına çıkardı.

Mugabe’yi anan yazıların çoğu onun beyaz çiftçilere olan saldırısını kınayacak. Bu hiçbir zaman onun suçu olmadı.

Değişim ile ilgili politikası yukarıdandı, işçi ve köylülerin gücüne odaklanmıyordu. Buna ilişkin tutarlı bir bakışınız olmazsa, liberal demokratik değerleri savunuyor gibi görünen ama yaygın küresel bir yoksulluk üreten bir ekonomik ajandaya sahip olan bir süpergüç ve onun cinayet koalisyonu ile işçi sınıfı karşıtı otoriter bir milliyetçilik arasında kalırsınız.

Charlie Kimber

(Socialist Worker’dan çeviren Rumeysa Özüyağlı)