Başarabiliriz, nükleer silahları tamamen ortadan kaldırabiliriz!

10.10.2017 - 19:37

Bu yıl Nobel Barış Ödülü, Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın imzalanması için harcadığı çabadan dolayı ICAN’e (International Campaign to Abolish Nuclear Weapons) verildi. Bu anlaşma 122 devletin desteği ile 7 Temmuz 2017’de BM Genel Kurulu’nda kabul edildi ve 20 Eylül 2017’de devletlerin imzasına açıldı. Bu anlaşmayı şimdiye 53 devlet imzaladı ve bunların arasında henüz Türkiye bulunmuyor.

Geçmişten günümüze nükleer silahsızlanma

Aslında nükleer silahların yasaklanması ve ortadan kaldırılmasına yönelik çabalar, 2007 yılında çalışmalarına başlayan ve şu anda dünyada 100 ülkede faaliyet gösteren ICAN’den çok öncesine, özellikle 60’lı yıllara dayanıyor. Soğuk Savaş yıllarında karşılıklı silahlanma çılgınlığının bir ürünü olarak ABD ve Rusya’nın ellerindeki nükleer silah sayısının giderek artırması bir aşamada herkesi ürkütmüş ve nükleer karşıtlarının mücadelesinin de bir sonucu olarak 1968’de NPT (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması) imzalanmıştı. Ancak bu anlaşma hem 1968’den önce nükleer silah edinmiş devletlere (ABD, Rusya, Fransa, Çin, İngiltere) bu silahlara sahip olmaya devam etme hakkı vermesi hem de anlaşmayı ihlal eden ya da anlaşmadan çekilen devletlere yönelik hiçbir yaptırım gücü bulunmaması nedeniyle bugüne kadar nükleer silahlardan tamamen arındırılmış bir dünya hedefine ulaşma konusunda oldukça yetersiz kaldı.  Bu anlaşmanın silahsızlanma konusunda önerdiği yaklaşım bu silahların sayısının kontrol altında tutulması ve nükleer silahsızlanmaya doğru adım adım gidilmesi yönündeydi. Ancak Soğuk Savaş biteli 20 yıldan fazla olmasına rağmen dünyada hâlâ yaklaşık 16 bin adet nükleer bomba olduğunu ve bunların yüzde 98’inin hâlâ ABD ve Rusya’nın elinde bulunduğunu düşünürsek, bu yaklaşımın pek işe yaramadığı ortada.

Ayrıca nükleer silahlarla ilgili bir diğer sorun da bu silahların her yıl yeniden modernize ediliyor olması. Elinde nükleer silah bulunduran ülkeler daha az sayıda silahla daha büyük bir etki yaratmak için teknolojik inovasyon çalışmaları yapıyorlar. Hem silahların kendisini hem de fırlatma sistemlerini daha güçlü ve uzun menzilli hale getiriyorlar. SIPRI (Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü)’nın yayınladığı rapora göre örneğin ABD elindeki nükleer silah sayısını azaltırken kalanları modernize edip geliştirmek için yılda 350 milyar dolar ayırıyor. Bunların arasında denizaltından fırlatılabilen nükleer silahlar ve karada üslenmiş kıtalararası füze sistemleri de bulunuyor.

Ayrıca Hindistan ve Pakistan’ın nükleer cephanelerini ABD’nin desteğiyle geliştirme çalışmalarına devam ettikleri biliniyor. ABD’nin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı (NPT) ihlal ederek Hindistan’a nükleer teknoloji satmaya başlaması üzerine Çin de Pakistan’a aynı teknolojiyi transfer etmeye başladı. 2014’de Hindistan kıtalararası mobil füzesini ikinci kez test etti ve bu füze Çin’deki herhangi bir yeri kolaylıkla hedef alma kapasitesine sahip. Ayrıca Çin de nükleer cephaneliğini denizaltından fırlatılabilen nükleer silah geliştirerek büyütüyor. Bunların yanında cephanesini hiçbir zaman Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetimine açmayan ancak nükleer silahı olduğu yine bütün dünya tarafından bilinen İsrail var. Kuzey Kore ise daha geçtiğimiz yıllar boyunca ve bu yıl bütün tepkileri hiçe sayarak nükleer silah denemeleri yapmaya devam etti. ABD ve Kuzey Kore’nin karşılıklı olarak birbirini nükleer savaş ile tehdit etmesi basında hemen her gün okuduğumuz sıradan bir haber hâline geldi.

Bu arada nükleer silah denemelerini de unutmamak lazım; IPPNW (International Physicians for the Prevention of Nuclear War)’nun yaptığı bir araştırmaya göre 1945 Temmuz ayından bu yana atmosferde, yer altında ve suda yaklaşık 2000 defa nükleer silah denemesi yapıldı. Bu testlerde Hiroşima’ya atılan nükleer bomba gücünde 29 bin adet bomba kullanıldı. Üstelik bu denemeler genellikle yerli halkların ya da azınlıkların yaşadığı bölgelerde gerçekleştirildi. Aynı rapora göre 1945 ile 1980 arasında yapılan atmosferik nükleer denemelerin yol açtığı etki nedeniyle nihayetinde 24 milyon insanın hayatını kaybedeceği tahmin ediliyor.

Nükleer silahları konuşurken atlamamız gereken bir diğer unsur da NATO tabii ki. Nükleer silahlar hâlâ NATO gibi askeri ittifakların güvenlik konseptlerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Türkiye’nin de içinde yer aldığı NATO’nun 2010 Stratejik Konsepti görüşmelerinde alınan kararda bir yandan NATO’ya nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya yaratma hedefi için gerekli koşulları yaratma mesuliyeti yüklenirken diğer yandan da “dünyada nükleer silahlar olduğu sürece NATO’nun nükleer bir ittifak olacağı” teyit ediliyordu. Buna bağlı olarak Türkiye de nükleer silahsızlanma hedefini savunduğunu söylese de, diğer ülkeler nükleer silah sahibi olmaya devam ettikleri sürece NATO’nun güçlü bir caydırıcı gücünün olması gerektiği görüşüne bağlı kalmaya devam ediyor. Örneğin bu çerçevede Türkiye’de İncirlik Üssü’nde nükleer bombaların bulunduğu, resmî olarak hiçbir zaman kabul edilmese de, biliniyor. Bu yıl Temmuz ayında BM’de imzaya açılan Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı Hollanda dışında hiçbir NATO üyesi ülkenin imzalamamış olması tesadüf değil.

Dolayısıyla tüm bunlar bize, özetle, bugüne kadar gelen ve hâkim olan nükleer silahsızlanma anlayışının önemli, değerli ancak nükleer silahlardan arındırılmış bir dünyaya erişmek için yetersiz olduğunu gösteriyor.

Nükleer silahların insani sonuçları paradigması

Bu durum 2010’lu yılların başında uluslararası silahsızlanma toplumunu devletleri nükleer silahsızlanmaya doğru adım atmaya zorlayacak yeni bir paradigma üzerinde düşünmeye zorladı. NPT (Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması)’nin her beş yılda bir yapılan gözden geçirme konferansları sırasında bazı devletlerin ve sivil toplumun da baskısıyla yeni bir eğilim ortaya çıktı. Bu eğilim nükleer silahları ne olduğu tam olarak belli olmayan bir caydırıcılık işlevi ve stratejik güvenlik konsepti açısından değil, kabul edilemez, tam olarak öngörülemez ve müdahale edilemez insani sonuçları açısından tartışmayı öneriyordu. Bu çerçevede ilk uluslararası konferans ‘Nükleer Silahların Yıkıcı Sonuçları’ başlığı ile 2013 Şubat ayında Oslo’da yapıldı. Konferansa 120 devlet temsilcisi ve sivil toplum örgütleri katıldı. İkinci konferans 2014 Şubat ayında Meksika’da yapıldı ve katılan devlet sayısı 146’ya yükseldi. Üçüncüsü ise 2015 yılının Aralık ayında Viyana’da gerçekleşti. Bu konferansların hepsinde doktorların, nükleer fizikçilerin ve bu konuda çalışan kuruluşlar iklimden insan hayatına ve doğal yaşama kadar nükleer silahların insanlık ve gezegen üzerindeki yıkıcı ve geri dönülemez sonuçlarını hem sivil topluma hem de katılımcı devletlere anlattılar. Sonuçlar gerçekten çok çarpıcıydı.

Dünya Sağlık Örgütü aslında bu sonuçlar konusundaki uyarısını 1987 kadar eski bir tarihte yapmıştı: “Bir nükleer savaşın yarattığı sağlık sorunlarını önlemenin tek yolu bu savaşın gerçekleşmesini önlemektir.” Yani, bir nükleer bomba patlamasının yaratacağı sonuçları tedavi etmenin ya da geri döndürmenin, böyle bir patlamaya anında müdahale etmenin hiçbir yolu yoktur. Nükleer bir patlamaya hazır olamazsınız!

Bu konferanslara katılan bilim insanlarının verdiği bilgilere göre 100 kilotonluk bir nükleer bomba patladığı anda 10 saniye içinde 3 km çapında bir alana yayılıyor ve güneşten daha büyük bir ısı yayarak bu alan içindeki her tür canlı ve cansızı yok ediyor. Buna müdahale etmeniz mümkün değil.

Yine bütün konferanslarda nükleer fizik uzmanı Dr. Patricia Lewis’in verdiği bilgiler gerçekten çok çarpıcıydı: “Nükleer silahların sebep olduğu asıl tehdit, var oluşlarından kaynaklanıyor. Günümüzde 9 ülkenin (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Çin, Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore) tahmini olarak 19 bin nükleer silahı bulunuyor, bunlardan 2 bin tanesi istinadı tetik pozisyonunda (her an ateşlenebilir durumda) tutuluyor ve birkaç dakika içinde kullanılabilir. Günümüzde nükleer silahların çoğu Hiroşima’ya atılan nükleer silahlardan onlarca kat daha güçlü. Nükleer silah sahibi devletlerin silahsızlanmayı başaramaması diğer ülkelerin ya da terörist grupların da bir gün nükleer silah sahibi olmaları riskini artırıyor. Nükleer silahların yayılmasını ya da gelecekte kullanılmasını önlemenin tek yolu, daha fazla geç kalınmadan bu silahların yasaklanması ve tamamen ortadan kaldırılmasıdır.”

Nükleer silahlar tamamen ortadan kaldırılmalıdır

Temmuz 2017’de imzaya kabul edilen, Eylül 2017’de imzaya açılan ve gerçekleşmesi için harcadığı çabadan dolayı ICAN’e Nobel Barış Ödülü’nü getiren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması işte böyle bir serüvenin ürünü olarak ortaya çıktı. ICAN bu ödülü önce 1945’de Hiroşima ve Nagazaki’deki nükleer bomba patlamalarından sağ kurtulmuş ama bütün hayatı bu bombaların insan hayatı üzerindeki etkileriyle mücadele etmekle geçmiş kişilere (Hibakuşalar) ve sonra da bugüne kadar tüm dünyada hayatını nükleer silahsızlanma mücadelesine adamış aktivistlere adadı. Ancak bu ödül şimdi hepimizin üzerine yeni bir sorumluluk yüklüyor; Nobel Barış Ödülü’nü almış olmanın verdiği motivasyonu ve meşruluğu tüm dünyada bu silahların insani sonuçları açısından tartışılmasına hız kazandırmak için kullanmalıyız. Bu silahları yasaklayan anlaşmayı henüz 53 devlet imzaladı ve bunların arasında Türkiye bulunmuyor. Başta Türkiye olmak üzere öncelikle bütün devletleri bu anlaşmayı imzalamaları için zorlamalı ve sonra da sadece yasaklanması ile yetinmeyerek tamamen yok edilmeleri için çaba harcamalıyız. Tüm bu çabalarımız sadece silahsızlanma yolunda bir adım atmamızı sağlamakla kalmayacak, savaş çığırtkanlığının çok sıradanlaştığı ve nükleer silahların bu savaş tehditlerinin bir numaralı meydan okuma aracı haline geldiği günümüzde dünyada barışın tesis edilmesine de önemli bir katkı sağlayacaktır.

Arife Köse

(Eski ICAN Türkiye Koordinatörü)