John Berger sanat tarihini dönüştüren sıkı bir Marksist idi

05.01.2017 - 11:00

Pazartesi günü 90 yaşında ölen John Berger, sanat alanında son altmış yılın -belki daha da fazlasının- en önemli yazarıydı.

Akademi veya sanat dünyasında bu yargıyı reddedenler olacaktır ancak küresel olarak daha geniş kültür üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu açıkça doğru.

Bu etkiyi daha da kayda değer kılan onun uzlaşmaz bir isyankâr ve Marksist oluşu.

New Stateman’da sanat eleştirisi yaptığı zamanlardaki makalelerinin bir derlemesinden oluşan en erken dönem eserlerinden birinin adı Sürekli Kızıl idi.  

Bu başlık “Hiçbir zaman burjuva kültürüne ve toplumuna muhalefetimden taviz vermeyeceğim” şeklinde bir niyet beyanıydı. Sözünü tuttu.

Berger, bir sanat yazarından çok daha fazlasıydı. Bir ressam, şair, romancı, film yazarı, oyun yazarı, politik ve sosyal deneme yazarı, filozof ve daha fazlasıydı.

Çeşitliliği sıradışıydı.

Aralarında 30 yıldan fazla yaşadığı, Fransız Alplerindeki köylülerin yaşamlarını incelemekten, hayvanları gözlemlemeye, Zapatista lideri Subcommandante Marcos ile diyaloga kadar uzanırdı.

Sanat üzerine yazılarını bu kadar güçlü kılan, bilgi ve hassasiyetindeki bu istisnaî genişlikti.  

Bununla birlikte asıl entelektüel katkısını yaptığı ve en çok birlikte anılacağı alan sanattı.

Bu bizi en çok bilinen çalışmasına, 1972’deki Görme Biçimleri isimli televizyon dizisine ve aynı isimdeki kitabına getiriyor

Devrimci

O zamanlar için bunların nasıl devrimci şeyler olduğunu hatırlamak veya ifade etmek bugün zor.  

Görme Biçimleri, içerik ve biçim olarak BBC’nin o güne kadar ve o günden sonra yayınladığı “kültür” programlarından bütünüyle farklı ve bu programların zıttıydı.  

Abartısız olarak, Rönesans’tan bu yana tüm Batı sanat geleneği üzerine ciddi bir Marksist argüman geliştirmişti.

Kitap da aynı şeyi yapmıştı ve ikisi beraber sanatın normal anlaşılma ve sunuş biçimine karşı bir meydan okumayı temsil ediyordu.  

Sanat tarihi bir daha asla aynı olmadı.

Berger, 15. yüzyıldaki köklerinden 19. yüzyıla yağlıboya resme bakıyordu.

Özünde savı, yağlıboya tablonun nesne ve insanları, eşsiz bir şekilde özel mülkiyet olarak sahip olunabilecek şeyler olarak tasvir etmeye adapte edilmiş olmasıydı.

Başka bir deyişle bu, kapitalist toplumsal ilişkilerin bir ifadesiydi.

Argümanı aynı zamanda kadınların aktif özneler olarak değil de seyredilecek ve sahip olunacak nesneler olarak tasvir edilmesinin de bir eleştirisini içeriyordu.

O zamanlar bu, özellikle devrimciydi.

Devasa öneme sahip bir diğer kitabı da Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı’ydı (1965).

Bu kitap Picasso’nun büyüklüğünü açıklıyor, uçsuz bucaksız serveti ve pohpohlanmasının onu nasıl yalnız bıraktığını ve sanatına nasıl zarar verdiğini teşhis ediyordu.  

Berger’in yazıları her ciddi sanat eserinde yoğun bir yaratıcı insan uğraşının yer aldığı bakışını kaybetmeden, Marksist bir eleştirel tavrı sürdürebilme yeteneğiyle ayırt edilebilir oluyordu.  

Ve bu yoğun insan uğraşı, Berger’in konu ne olursa olsun yazdığı ve söylediği her şeye kattığı bir nitelikti.

Ben, belirli sanatsal yargıları konusunda çoğu kez onunla aynı düşünmüyordum.

Ama Berger’den herhangi bir şey okumak, olağanüstü adanmış bir insanla yoğun bir ilişkiye girmeyi gerektiriyordu.  

Onun insanlığın özgürleşmesine olan bağlılığı her bir kelimesine ve her bir bakışına kazınmıştı.

John Molyneux

(Socialist Worker'dan Türkçe'ye Can Irmak Özinanır çevirdi)