Ghayath Naisse ile röportaj: Suriye Devrimi'nin dersleri

18.12.2016 - 09:39

Devrimci Sol Akım örgütünün bir üyesi olan Suriyeli sosyalist Ghayath Naisse, Simon Assaf ile Suriye’nin uğradığı zulmü, ülkeye müdahale edenlerin amaçlarını ve bölgedeki sosyalistlerin önündeki olasılıkları konuştu.¹

Röportaj şöyleydi:

SA: Emperyalizmle başlayalım. Suriye’ye müdahale edenler –Rusya, Suudiler, ABD ve Türkiye– neleri başarmaya çalışıyorlar?

GN: Suriye neredeyse tüm emperyalist ve bölgesel güçlerin aynı bölgede hareket halinde olduğu olağandışı çok özel bir örnek teşkil ediyor.

İlk olarak Rusya ve müttefiklerinin müdahalesinden bahsedelim. Rus emperyalizminin bölgede önemli jeo-stratejik çıkarları var. Libya’nın ardından, bugün Suriye Rusya’nın onlarca yıldır askeri varlık bulundurduğu son mevziisi. Rusya’nın Tartus’ta, son zamanlarda genişletilen bir donanma üssü ile Lazkiye yakınlarındaki Hmeymim’de bir hava üssü bulunuyor. Yani jeostratejik düzeyde, eğer Suriye’yi kaybederse Rusya’nın Akdeniz havzasında bir varlığı ve diplomatik nüfuz sağlayabileceği bir kanalı kalmamış olacak.

Bu özel çıkar, daha genel bir çıkarla birleşiyor. Vladimir Putin’in yükselişinden bu yana Rusya büyük güçler arasında kaybettiği yerini geri kazanmaya çalışıyor. Diğer emperyalist güçlere kendi konumunu gerekirse güç kullanarak kabul ettirmeye çabalıyor. Ukrayna’daki ve Suriye’deki eylemlerine bu çaba yön veriyor.

Diğer emperyalist “taraf” olan Amerika Birleşik Devletleri ve onun müttefiklerini anlamak için başarısızlık ve yenilgiyle sonlanan Irak’ın 2003 yılındaki Anglo-Amerikan işgaliyle başlamalıyız. Amerikan güçlerinin 2011’de Irak’tan çekilişi, ABD emperyalizminin özelde Irak genelde ise bütün bölgedeki başarısızlığını gösteren çarpıcı bir işaretti. IŞİD konusunda yaşananlar ABD’nin bölgeye geri dönmesini sağladı, yalnızca Irak’a değil “düşük bütçeli müdahale” sınırlarının el verdiği kadar da olsa Suriye’ye de. Bu kavram askerlerini sahaya sürmeye ihtiyaç duymamak ancak büyük bir hava kuvvetleri varlığı bulundurmak anlamına geliyor.

Dolayısıyla sözde IŞİD’e karşı durmak için, ABD Irak’a geri döndü. Ayrıca daha önce minimal büyük oranda diplomatik bir varlığının bulunduğu Suriye’ye de geldi, şimdi doğrudan müdahale ediyor. Sınırların yakınlarında ve kuzeyde özel kuvvetleri var ve havada tartışmasız bir üstünlüğe sahip. ABD için söz konusu olan bu; çıkmak zorunda bırakıldığı bir bölgeye geri dönmekteki çıkarı. Burası ABD için önemli bir bölge. Bölgeyi kasıp kavuran ayaklanmalar ve devrimler ABD’nin müttefikleri olan İsrail ve Körfez ülkelerini tehdit ediyor.

Radikal solun bir kısmı, bölgedeki ABD politikasını “bir şey yapmamakla” eleştiriyor. Ama bu doğru değil. ABD müdahale etti, harekete geçti, bir şeyler yaptı. Onun Suriye politikası bir yandan farklı grupların birbirini öldürmesine izin vermekti. Ama aynı zamanda Suriye’nin ekonomik ve askeri potansiyelini, rejimin veya rejimin ardından her ne gelirse onun, İsrail’e asla bir tehdit oluşturamayacağı kadar harap etmeyi hedefliyordu.

ABD’nin Suriye Devrimi konusunda başlangıçta kesin bir tutum almadığını vurgulamak önem taşıyor. Barack Obama, Tunus Devrimi’nin ikinci haftasından sonra Bin Ali’den istifa etmesini istedi ve Mısır Devrimi’nin birinci haftası yeni bitmişken Hüsnü Mübarek’e istifa çağrısı yaptı. Ancak Beşşar Esad hakkındaki ilk açıklaması Ağustos 2011’de, devrimin başlamasından beş ay sonraydı.

Bölgesel güçlerin başında Suudi Arabistan’ın liderlik ettiği Körfez ülkeleri geliyor. Suriye Devrimi’nin ilk ayında Suudi Arabistan Esad rejimine yardım etmek için 3 milyar dolar verdi. Onlar dinamikleri bölgedeki tüm gerici ve diktatöryel rejimleri tehdit eden isyanın genişliğini ve radikalliğini görmüşlerdi. Müdahale ettiğinde bu rejime karşıydı ama aynı zamanda radikal İslamcı gruplardan yana bir müdahaleydi. Bu gruplar ya doğrudan Suudi devletinden veya onun kontrol ettiği bir örgütler topluluğundan destek alıyordu. El-Nusra ve Ahrar uş-Şam gibi aşırılıkçı gruplar para ve savaşçı akıtıldı.² Özgür Suriye Ordusu teçhizat bulmaya çalışırken, Suriye’deki askeri aşamada bu gruplar yavaş yavaş öne çıktı.

Suudi Arabistan konusundaki ikinci nokta, onun İran’la olan rekabeti. Suudi Arabistan İran’ın Irak’ta nüfuzunun –ABD müdahalesinin etkisiyle– arttığını, İran’ın müttefikleri Rusya ve Hizbullah’ın Suriye rejimine yardım ettiğini gördü.³ Yani rejimin ve Hizbullah’ın Suriye Devrimi karşısındaki zaferi Suudi Arabistan’ın bölgedeki nüfuzunu azaltabilecek bir tehdit teşkil ediyordu. İran için Suriye rejimi, İran rejimi ile Irak’taki Saddam Hüseyin arasındaki uzun kanlı bir savaş olan Birinci Körfez Savaşı’ndan beri bir müttefikti.⁴ Emperyalist güçlerin de yardımıyla, bu savaş milyonlarca kişinin ölmesine ve yaralanmasına neden oldu, iki ülkede de büyük bir yıkım yarattı. İran’ın da Irak’tan başlayarak Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan bir nüfuz bölgesini korumakta çıkarı var. Bu yüzden İran başlangıçtan beri askeri olarak rejimin yanında oldu ve onu başta çekingen bir şekilde de olsa 2012’den itibaren Hizbullah izledi. 2013 yılında Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Tekfirilere karşı Şii İslamın kutsal mekânlarını korumak için Suriye’ye müdahale ettiklerini söyledi.⁵ Yani İran ekseni baştan beri Suriye mücadelesinin bir parçasıydı.

Bu rekabet çatışmanın mezhepçi yönünü ateşledi. Bir tarafta Suudi Arabistan aşırılıkçı İslamcılara yardım ederken, diğer tarafta İran kendi dini sloganlarıyla müdahale etti. Bu taraflar Suriye Devrimi’nda var olmayan bir dini çatışmayı kışkırttılar.

Türkiye için durum biraz daha değişik. Kürt Sorunu, Türk Devleti için kurulduğundan beri bir kâbus olagelmiştir. Dünyadaki en büyük Kürt nüfusu Türkiye sınırları içinde yaşıyor. Suriye Devrimi Suriye’de Kürtlerin özgürleşmesini sağladı ve Kürt ulusal kurtuluşu sorununu gündeme getirdi.

Suriye Devrimi ve çatışmanın askeri yönü Kürt PYD’nin Rojava, yani Suriye Kürdistanı olarak adlandırılan geniş bir bölgeyi kontrol etmesini sağladı.⁶ Bu bölge Cezîre, Kobanî ve Efrîn isimli üç kantondan oluşuyor. Ancak Kobani ve Afrin arasındaki bir bölgeden yoksundu. Kürt güçlerinin ve onların Arap müttefiklerinin kapasitesi iki kantonu birleştirme kapasitesi Kuzey Suriye’de fiili olarak kesintisiz ve gerçekte otonom bir bölge yaratıyor. Bu yüzden Türkiye doğuda Kobanî ile doğudaki Cezîre ve batıdaki Efrîn arasında bir süreklilik oluşmasını engellemek için müdahale etti. İki amacı var; Türkiye içinde de sonuçları olan Suriye’deki Kürt otonomisi isteğini ezmek ve Suriye’nin geleceğinin Türkiye’nin aktif katılımı olmadan kararlaştırılmamasını sağlamak.

Son olarak İsrail de unutulmamalı. 2011’deki başlangıçta Ehud Barak niyetini açığa vuran bir konuşma yaptı.⁷ Suriye’nin Irak’ın yolundan gitmemesi gerektiğini söyledi. Rejim ıslah edilmeliydi ama Suriye ordusu ve Baas Partisine dokunulmamalıydı.⁸ İsrail, rejimin yıkılmasıyla, kendisini ve bölgedeki emperyalist düzenin tüm istikrarını tehdit eden kontrolsüz bir iç savaşın başlamasını değil, Suriye’nin ekonomik ve askeri olarak zayıflamasını istiyor.

Esad rejiminin yapısı nedir?

Tarihsel olarak Suriye’de iktidarı ele geçiren orduydu, onun yanında Baas Partisi ve küçük burjuvazi veya orta sınıflar da vardı. Tony Cliff, hem işçi sınıfının hem de burjuvazinin zayıf olduğu bir durumda, bir tür yukarıdan aşağıya devrimde orta sınıfın nasıl temel bir rol oynayabileceğini göstermişti.⁹

Ordu ve Baas Partisi iktidara geldiğinde, özellikle 1958-61 arasındaki Mısır ve Suriye’nin birliği döneminde yapılan Nasır’ın kamulaştırmaları ve toprak reformları nedeniyle zayıflamış bir burjuvazi karşısındaki orta sınıfı temsil ediyordu.¹° 1950’lerde Suriye’deki komünistlerin sayısında bir artış görüldü. Sol güçlüydü ve halk sınıflarının meydan okuması, hem burjuvazi hem de rejim için tehlikeli hale geliyordu. Burjuvazi bu radikal yükselişe son vermek için Mısır ile birleşmesi seçti. Bu dönem 1949’dan itibaren her yıl bir ya da iki darbenin olduğu uzun bir siyasal istikrarsızlık dönemiydi.

Baas rejimi –özellikle partinin radikal kanadının iktidarda olduğu 1966-1970 arasındaki dönemde– bir dizi reforma girişti. Bunlar bölgedeki en radikal reformlardı ve göreli olarak olumlu bir niteliğe sahiptiler. Bunlar da Suriye burjuvazisini çökme noktasına kadar zayıflattı.

Hafız Esad 1970 yılında bir darbeyle iktidara geldi ve 30 yıl boyunca ülkeyi yönetti. Başlangıçta nispeten Bonapartist bir rol oynamıştı.¹¹ Eski sosyal yapılar yıkılırken devlet yenilerinin yaratılmasına yardım etti. Biz Marksistler devletin sosyal sınıfların gelişimini etkileyebildiğini biliyoruz. Suriye rejimi devletle yakın bağları olan “yeni-eski” bir Suriye burjuvazisinin oluşturulmasına katkıda bulundu. Üst düzey bürokratlar evlilikler veya iş bağları yoluyla eski geleneksel burjuvaziye katıldılar. Yolsuzluk sayesinde çok zengin olan bu bürokratlar yeni servetlerini ekonomiye yeniden sokmak için yatırım yapmak istediler. Böylece yavaş yavaş rejim devletin ekonomik tekelini kırmaya başladı. Bu süreçte ekonomiyi özel sermayeye açan 1991’deki 101 numaralı karar özellikle etkili oldu. Aynı yozlaşmış bürokratlar artık yatırım yapmak için eski kapasitelerine sahip olmayan eski burjuvazi ile olan bağları yoluyla dönüşüme uğradılar. Servetlerini özellikle üçüncül ekonomik faaliyetlere yatırdılar –inşaat, fabrikalar, turizm–  ve 1990’lardan itibaren Esad rejimine organik olarak bağlı yeni bir burjuvazi haline geldiler.

Aynı dönemde Hafız Esad, devlet aygıtındaki pozisyonları mezhepçi ve bölgesel bir temelde üstü kapalı ama kesin bir şekilde paylaştırdı. Örneğin her hükümeti iki Dürzî, Sünni bir Başbakan ve belki bir Savunma Bakanı vb içeriyordu.¹² Tüm dinsel hiyerarşileri devletle bütünleştirmeyi başardı. Bir ateist olmasına rağmen Sünni inancına göre camilerde dua ederken görülmesini garantiye aldı, Hristiyan ve Yahudi bayramlarına katıldı. Devletin uyguladığı politikanın meyvesini her dinin hiyerarşisinin devletin yanında yer aldığı Suriye Devrimi’nde görmek mümkündür.

Uygulanan baskı, rejimden bağımsız siyasal, sendikal ve sivil toplumcu bir gelişim olmasını engelledi. Rejim onbinlece siyasi muhalifi ve sendikacıyı çok uzun zaman boyunca hapiste tuttu. Kuzenlerimden biri 25 yılını hapiste geçirdi, 33 yaşında hapse girdi ve 58 yaşında çıktı. İnsanlar çok üzün süreler hapiste çürümeye bırakıldı. Rejim toplumu sıkı bir denetim altında bulunduruyordu ve bugünkü devrimciler ona karşı gelmek için cesur olması gereken bir kuşaktı.

Beşşar Esad 2000 yılında iktidarı babasından aldığında nüfusun yaklaşık %11’i yoksulluk sınırının altında yaşıyordu. On yıllık iktidarının ardından bu oran %33’e çıktı. Yani Beşşar Esad Suriye’de en şiddetli, en radikal ve en vahşi neoliberal politikaları uyguladı, bu politikalar Fas’takilerden, Mısır’dakilerden ve hatta Ürdün’dekilerden daha kötüydü. Bir muhalefet, bir direniş olmayacağını düşünüyordu. Kendisine ezilmiş bir toplumun miras kaldığını düşünüyordu. Bu yüzden on yıl içinde uyguladığı politikalarda nüfusun içinde, günde iki dolar ve altında kazananların oranının %50 gibi muazzam bir orana ulaşmasına neden olacak sosyal politikalar izledi.

Devrim rejimin yapısını nasıl değiştirdi?

Savaş, müdahaleler, devrim, demografik değişim… Bunların tümü rejimin yapısını değiştirdi. Artık bir ailenin ve (Suriye burjuvazisinin temel çekirdeğini oluşturan bir fraksiyon olan) onun müttefiklerinin milis gücünden, halkla savaş halindeki bir klanın milisinden başka bir şey değil.

Bazılarının söylediği gibi, devrimin mezhepçi bir savaş tarafından yutulduğunu söylemek doğru olur mu?

Bu yalnızca bir dereceye kadar doğru. Evet, bir tarafta gerici mezhepçiler olan İslamcı gruplar var. Diğer tarafta ise rejim de Hizbullah, Afgan ve İranlı milisler gibi mezhepçi Şii milisleri kullanıyor. Bu bir gerçek. Ancak bütün bunlar 100.000 belki de 200.000 kişiyi oluşturuyor. Bir bütün olarak Suriye halkı için durum nedir? Size ilk olarak kendi deneyimlerim açısından anlatayım.

Bu yıllarda pek çok kez Suriye’de bulundum. Neredeyse hiçbir mezhepçi veya dini düşmanlıkla karşılaşmadım. Ayrıca geçtiğimiz birkaç ayda Suriye’den ayrılan bir grup yoldaşımız var. Bunu yapmak için İslamcılar tarafından kontrol edilen bölgelerden geçmek zorunda kaldılar ve bu yoldaşlarımızdan bazıları Sünni İslamcıların tasvip etmedikleri dini azınlıklardan geliyorlar. Ancak engellenmediler veya kafaları kesilmedi. Oralardaki insanlar “Siz bizim kardeşimizsiniz” dediler. Bu yoldaşlardan biri Türkiye’ye geçmeyi başarmadan önce bu bölgede iki ay geçirdi.

Gerçek şu ki eğer bu mezhepçi bir çatışma olsaydı, bitmek bilmeyen mezhepçi katliamlara tanık olurduk. İlk olarak rejimin daha sonra ise bazı İslamcı grupların gerçekleştirdiği bazı mezhepçi katliamlar oldu. Ancak onlar dağınık ve sınırlı ölçekteydi. Şu ana kadar Suriye’deki çatışmalarda 600.000 kişi öldü. Mezhepçi çatışmalarda öldürülenlerin sayısı muhtemelen 1.100’dür. Birinin bütün bir Alevi köyünü katlettiğini, binlerce kişinin gırtlağını kesip, sokakların kan gölüne döndüğünü görmedik.¹³ Bazı olaylar yaşandı. Ama genel anlamda durum bu değil ve insanlar kendiliğinden mezhepçi değiller. Rejim tarafından kontrol edilen bölgede Suriye’nin her tarafından gelen, yerlerinden edilmiş insanlar var. Sadece Lazkiye’de böyle 1,5 milyon kişi var, onlarca Alevi asker ölürken, Sünniler ve Sünni olmayanlar Alevilerin arasında yaşıyorlar. Bu Sünnilerin katledildiğini duydunuz mu? Hayır, çünkü böyle bir şey olmadı. Sıradan insanlar açısından, insanlar henüz mezhepçi canavarlara haline gelmiş değiller.

Bunun dini ve çatışmaya dönüştüğünü ve yapacak birşeyin olmadığını söylemek Suriye halkının mücadelesiyle dayanışma sorumluluğundan vazgeçmek için kullanılan ucuz bir bahane. Hayır, olanların başka yanları olduğu gibi mezhepçi bir yanı da var ama ana eğilim, herşeyin temeli bir halk devrimi. Bu halk devrimi inişleri ve çıkışların, dönüm noktalarının, emperyalist müdahelelerin ve rejim tarafından uygulanan yakıp yıkma politikalarının yaşandığı, halk hareketi için bir geri çekilmenin yaşandığı bir devrim, ama tamamen bittiğini söyleyebileceğimiz bir devrim değil.

Şu anda devrim güçleri ve farklı silahlı gruplar ne durumda?

İlk olarak hakkında çok şey duyduğumuz Özgür Suriye Ordusu’na bakalım. Pek çok gözlemci Özgür Suriye Ordusu’ndan bahsederken, o sanki örgütlü ve emir komuta zinciri olan bir orduymuş gibi konuşarak bir hata yapıyorlar. Aslında o yaygın bir olguyu kapsayan genel bir adlandırma. Onun ne olduğunu anlamak için geriye, nasıl başladığına bakabiliriz. 2011’in ikinci yarısından itibaren ayaklanmanın askerileşmesiyle İki olgunun gerçekleştiğine tanık olmaya başladık.

Bir tarafta gösteri yapan ve rejimin askerleri tarafından kuşlar gibi vurulan insanlar silahlanmaya ve kendilerini korumaya karar verdiler. Bunlar göstericileri korumak için yanlarında silah getiren insanlardı. Aynı sıralarda artan sayıda insan ordudan firar etti. 2011’in sonlarında ve özellikle 2012 yılında silahlarıyla firar eden 20.000-30.000 kişi oldu. Bu olgudan Özgür Suriye Ordusu doğdu.

Koordinasyonlar dediğimiz yapıya oldukça benziyordu. Her mahallede, her köyde, her küçük mezrada insanlar örgütlendiler ve gösteri çağrısı yapan, bu gösterilerin güzergâhına karar veren, sloganlarını kararlaştıran eğer rejim güçleri saldırırsa kaçış yollarını planlayan ve yaralıların tedavisini ve tahliyesini örgütleyen koordinasyonlar yarattılar. Bu yerel bir olguydu ve bu yerellik onların hem zayıflığı hem de gücü oldu. Bir zayıflıktı çünkü her zaman ulusal düzeyde bir kooridnasyon kuracak bir ağın eksikliğini çektiler. Ama bu aynı zamanda onların daha uzun süre varolmasını da sağladı, bu kadar yerleşik ve çeşitli bir şeyi ezmek rejim için çok zordu.  

Özgür Suriye Ordusu benzer bir şekilde, gerçekte askerden firar edenlerle, kendi yerellerinde silahlanan sıradan insanların bir birleşimiydi. Aralarında az bir koordinasyon vardı. Bölgesel güçler de bir şeylerin ortaya çıkmasına katkıda bulundular ama bu gerçekte halkın bir olgusuydu. Yine onların yerellikleri hem bir zayıflık hem de bir güç oldu. Bugün bile Suriye’de büyük İslamcı örgütlerin dışında hala 3.000 “silahlı grup” var. İslamcı gruplar gerçekte en iyi örgütlenmiş olanlar olsa da bu olgunun zirvesindeyken, halkın oluşturduğu gruplar çok daha genişti.

Ez-Zabadani’den tahliye edilmek zorunda bırakılanlar kimdi?¹⁴ Onları duydunuz mu? Şam kırsalındaki sıradan insanlardı, Özgür Suriye Ordusuydu, El-Nusra’nın ellerine bırakıldıklarında kendilerini koruyan, farklı yerlerdeki küçük yerel gruplardı. Rejim onları El-Kaide’ye yönelterek akıllıca bir oyun oynadı, bu sayede sadece El-Kaide ve IŞİD’in kendisiyle savaştığını ve El-Kaide’nin yokedilmek zorunda olduğunu söyleyebildi.

Halk direnişi olgusu aslında hiçbir bölgesel güçten dayanışma görmedi çünkü silahlı halk onlar için tehlikeli bir şeydi. Kimliğini dikkatle tespit ettikleri ve maaşlarını ödedikleri birkaç gruba yardım ettiler.

Bunun yanı sıra Kürt güçleri de var. PYD ve onun çoktan onyıllarca Türkiye’de ve dağlarda gerilla deneyimleri kazanmış Halk Koruma Birlikleri. PYD kendi askeri gücü olan tek Kürt partisiydi. 2012’de rejimin Kuzey Suriye’deki bazı bölgelerden çekilmesiyle PKK ile bağlantılı olan bu güçler buraları hemen ele geçirdiler ve askeri varlıklarını yoğunlaştırdılar. Bu Temmuz 2012’den itibaren gerçekleşti ve bunu bir özyönetim dinamiği ile Kadın Koruma Birlikleri’nin (YPJ) gelişmesi izledi. Geçtiğimiz yıl Özgür Suriye Ordusu’nun bazı müfrezeleriyle ittifak yaparak Suriye’nin kuzeyindeki bir Kürt-Arap veya Arap-Kürt gücü olan Suriye Demokratik Güçleri’ni oluşturdular. Bu yapının bir bölümüyle, özellikle Halep’in kuzeyinde ve batısında varlık gösteren Süryani, Türkmen ve Arapların da içinde bulunduğu demokratik bir ulusal ittifakla kardeşçe bir diyalog yürütüyoruz.¹⁵

Son olarak, en güçlü İslamcı gruplara bakalım. Eğer IŞİD’i bir kenara bırakırsak –çünkü o bana göre ayrı bir olgu– iki ana güç var. Biri Ahrar uş-Şam örgütü. Bu İslamcı milisler Selefi, cihatçı bir rejim istiyor ancak, derhal bir İslam devletini dayatmak yerine bunu gelecekte bir dönemde kurmayı planlıyor o zamana kadar ise insanları dine çağırıyor. İkincisi ise eskiden El-Nusra olarak bilinen Şam’ın Fethi Cephesi. Bu örgüt en büyük güç ve Halep’in içinde, kuzeyinde ve İdlip çevresinde önemli bir askeri gücü var. Şam’ın içinde ve çevresinde Ceyş-ul İslam örgütü de var. Bu örgüt 2015 yılında Ruslar tarafından öldürülen Zehran Alluş ailesinin kontrol ettiği bir milis gücü.

Güneyde, Dera çevresinde neler oluyor?

Dera bölgesinin bir özgünlüğü var, coğrafi olarak bölge bir fare tuzağı. Buradaki gruplar için bu özellik isi farklı sonuca yol açabilir. Eğer Ürdün rejimi sınırı açarsa nefes alabilir, eğer sınırı kapatırsa Suriye rejimi ve Ürdün arasında boğulurlar. Bu coğrafya onları Ürdün rejiminin sınır politikalarına çok duyarlı hale getiriyor.

Özgür Suriye Ordusu’nun pek çok müfrezesi dayanışma, cephane, silah ve yaralananlar için tıbbi yardım arayışından kaynaklanan zorunluluk nedeniyle Ürdün’e çok bağımlı hale geliyor. Şu an için Ürdün bir savaş istemiyor ve bu kaynağı kapatıyor. Bu yüzden o insanlar pek bir şey yapamıyorlar çünkü ezilebilirler.

Devrim sırasında kurulan halk komiteleri hala varlıklarını sürdürüyor mu? Neler yapıyorlar?

Suriye devrimini karakterize eden önemli bir unsur, onun veya halk yığınlarının, kendi özyönetim organlarını oluşturmayı başarmasıydı. Bunlar yukarıda da bahsettiğimiz yerel koordinasyonlar ve 2012’den itibaren sivil konseyler veya yerel konseyler olarak anılan gündelik hayatın sürdürülmesi için yaratılan özyönetim organlarıydı. 2011 ve 2012 yıllarında hatta 2013 yılının bir kısmında bu muazzam bir olguydu. Rejimin varolmadığı her yerde ve hatta bazı vakalarda varolduğu yerlerde de özyönetimin ve kendi kendini idarenin bu iki organı bulunuyordu.

Ancak 2013 yılı bir taraftan IŞİD’i ve gerici ve mezhepçi İslamcı grupların ilerleyişini, diğer taraftan ise rejimin eşi benzeri görülmemiş şiddetini getirdi. Bu rejimin gerçekten vahşi bir yakıp yıkma savaşı yürütmeye, altyapıyı ve binaları harap etmeye başladığı noktaydı. 2013’ten itibaren Suriyeli mülteci dalgaları gerçekten büyümeye başladı. Aynı sıralarda onları yürüten insanlar öldüğünden, yerinden edildiğinden veya mülteci olmak zorunda kaldığından, bu konsey ve koordinasyonlar zayıfladı. Bu yüzden 2013’ten itibaren karşıdevrimin ilerleyişinden ve halk hareketinin geri çekilmesinden bahsediyoruz.

Geri çekilme ortadan kalkma anlamına gelmiyor.

Bugün, daha bir saat önce Şam yakınlarındaki Zakieh kasabasında bir halk gösterisi vardı. Bugün hala, zayıflamış da olsa bazı koordinasyonlar var. Halk hareketi ölmedi. Ne zaman silahlar sussa halk kitleleri yeniden ortaya çıkıyorlar, yeniden doğuyorlar. Yıkıma rağmen, savaşa rağmen, katliama rağmen, yerinden etmeye ve ülkeden çıkışa rağmen bunu görüyoruz.

Bu hala varlığını sürdürüyor ama çok zayıf. Çok zor koşullardaki bazı koordinasyon komitelerine katılıyoruz ve hala aktif olan bazı yerel konseyler var. Hareketin örgütlenmelerinin geri püskürtülmesine ve ağır bir şekilde zayıflamasına rağmen varlıklarını sürdürüyorlar.

Asıl soru şu: Ne yapmalı? Suriye’deki devrimci solun stratejisi nedir?

Bizim Suriye’deki devrimci sosyalist örgütümüz olan Devrimci Sol Akım’ın kısa dönem perspektifleri bir dizi görevi içeriyor. Elbette gücümüzü korumamız ve yeni eylemcileri kazanabilmek için hayatta kalmamız gerek. İkincisi varolan koordinasyon ve konseylerde gerçekleşen her türden mücadelelerin bir parçası olmamız gerek. Nerede bir mücadele varsa, bu hangi koşullarda olursa olsun, bunun bir parçası olmalıyız. Koşullar ne kadar zor olursa olsun bizim görevimiz partiyi inşa ederken mücadelelere katılmaktır. Gazetemiz Suriye’de üretiliyor. Eğer ona bakarsanız bazı matbaa hataları, yazım yanlışları ve kötü bir dilbilgisi görebilirsiniz, ne olmuş? Önemli olan şu ki onu sürgünde olan bizler değil, oradaki eylemciler üretiyor ve dağıtıyor. Nadiren elektrik olan koşullarda bu, öğretici bir deneyim.¹⁶

Bu, işin yarısını oluşturuyor. Tüm sol güçleri ve Suriye’deki tüm demokratik ve devrimci güçleri bir araya getirecek bir birleşik cephe yaratmamız gerekiyor, bu da işin diğer yarısı. Bu burjuva muhalefet, rejim ve onun müttefikleri veya İslamcı aşırılıkçılara karşı farklı bir çekim merkezi olabilir. Zorluklara rağmen bu yönde birkaç adım attık. Kendisi de, eski komünistler de dâhil olmak üzere pek çok partiyi barındıran Demokratik İttifak ile işbirliği anlaşması yaptığımızı ilan ettik. Hem bugün olanları hem de gelecekte olacakları şekillendirmek için böyle bir cepheye ihtiyacımız var. Bizim için gelmekte olan döneme hazırlanmak önemli. Şu anki durum sonsuza kadar süremez. Savaşın ve bombalamaların bittiği bir an gelecek ve geldiğinde bizim hazır olmamız gerek. Halkın, halk sınıflarının içinde kök salmak için güçlü olmalıyız. Suriye’nin kaderinin bölgesel veya emperyalist güçler veya Suriye burjuvazisi tarafından tayin edilmemesini sağlamak için onların yanında olmalıyız.

Böyle bir güç dengesi yaratma işi bugün başlıyor. Bu yüzden çalışmamızın üzerinde durduğu üç ayağı var; kitlelerin mücadelelerinin içinde olmak, partiyi inşa etmek ve demokratik güçlerin birleşik cephesini oluşturmak. Elbette “Ne Washington, Ne Moskova, Ne Riyad ne Ankara ne de Tahran” sloganını haykırıyoruz. Bunun amacı halkı eğitmek ve çözümün bu güçlerden gelmeyeceğini, kendi kaderlerine karar verecek olanın Suriye halkının kendisi olacağını vurgulamak içindir. Aynı zamanda rejimle müzakere yürüten burjuva muhalefete basınç yaparak, birkaç ufak tefek düzeltme ve onların birkaç makama gelmesiyle eski rejimin devam etmesini kabul etmeyeceğimizi göstermek içindir.

En derin demokratik, sosyal ve siyasal değişimi sağlamak için Suriyeli kitlelerin mücadelelerini derinleştirmeliyiz. Bu çok uzun bir mücadele olacak bu yüzden uzun süre mücadele edebilmek için, kendi güçlerimizi inşa etmeliyiz.

İyimser misiniz, karamsar mı?

Genel havanın aksine çok iyimserim. Mücadele zor. Ama devrimimiz altı yıldır devam ediyor. Bu altı yıldan nasıl dersler çıkıyor?

İlk olarak isyan edebildiğimizi gördük. Rejim, halka ne fırlatırsa fırlatsın, nasıl müttefikler bulursa bulsun, halkın isteğini basit bir şekilde ezemez. Rejimde birşeyler kırıldı, birşeyler bitti. Eğer Amerikalılar, Ruslar ve diğerleri Beşşar Esad’ın ve onun klanının hükmetmeye devam edeceği bir durumu dayatırlarsa, onlar asla eskisi gibi yönetemeyecek.

Rejim, kendi kontrolü altında yaşayan ve on milyondan fazla kişiyle nüfusun neredeyse yarısını teşkil eden sözde “kendisine sadık” çevre ile hayatını sürdürüyor ve bu insanların rejime yönelik bir nefreti, gerçek bir nefreti var. Gündelik hayatları şehit olmak. Rejime ve Esad ailesine karşı muazzam gösteriler var. İleride büyük patlamalar olacak ve olacağı yer burası, rejimin en istikrarlı olduğunu düşündüğü ve en az istikrarlı olduğu yer. Birilerinin Suriye halkına “çeneni kapat, ne istersem onu yaparım” diyerek ülkeyi yönetebildiği günler geride kaldı.

Bir de deneyimden gelen dersler var. Uzun zaman önce eğer “eski” devrimci sosyalistlerden biriyseniz ve sosyalizmden bahsetmek istiyorsanız, biz işçi ve köylü konseyleri temeline dayanan bir işçi devleti istiyoruz diyebilirdiniz. İnsanlar sorular sorduğunda, bunun daha önce olduğunu, en azından bir süre için Almanya’da, Macaristan’da ve en önemlisi Rusya’da olduğunu söyleyebilirdiniz. Bunların hepsini söyleyebilirdiniz ama bunlar halkın deneyiminden çok uzaktı. Şimdi bunların hepsi çok daha basit. Koordinasyonlar sayesinde kendi kendini örgütleme insanların anladığı bir şey. Suriye halkı Lenin’i veya Marx’ı veya Troçki’yi okumadan, çoktan kendi mücadelelerinde bunu yaptı. Dolayısıyla biz işçi ve köylü konseylerinden bahsettiğimizde bunu anlıyorlar çünkü onlar bunu yaptılar, bu deneyimi yaşadılar.

Üçüncü ders İslamcı güçlerle ilgili. Her zaman çare İslamda derlerdi. Bu hipotez artık Suriye’de tükenmiş durumda. İnsanlar dinci İslamcı güçler kendi hükümet modelini dayattığında bunun nasıl bir şey olduğunu gördü. Bu iddia sınandı ve başarısız oldu.

Geriye kalan sosyalizmdir. Bu da bizim sorumluluğumuz. Suriye’deki ve başka yerlerdeki kitleler için tek çözümün, en insancıl ve en eşitlikçi çözümün bu olduğuna inanıyoruz. Mücadele sürüyor.

Ghayath Naisse, Suriye’deki devrimci sosyalist bir örgüt olan Devrimci Sol Akım’ın önde gelen bir üyesi. Simon Assaf, Sosyalist İşçi Partisi (İngiltere) ve Lübnan’da bulunan Sosyalist Forum’un uzun süredir üyesi.


1 Dave Sewell’a bu röportajın deşifresi için teşekkürler.
2 El-Nusra Cephesi, El-Kaide’nin Suriye örgütlenmesiyken sonradan El-Kaide’den koparak ismini Şam’ın Fethi Cephesi olarak değiştirdi. Ahrar uş-Şam şu an Şam’ın Fethi Cephesi ile ittifak halinde başka bir İslamcı milis grubu.
3 Hizbullah Lübnan’da örgütlü Şii İslamcı bir milis ve siyasi bir partidir.
4 1980-88 İran-Irak savaşı
5 Tekfiri; başkalarını kâfir olmakla suçlayan Müslümanlar için kullanılan aşağılayıcı bir sözcüktür. Çoğunlukla IŞİD gibi grupları tarif etmek için kullanılıyor.
6 PYD (Demokratik Birlik Partisi) Kuzey Suriye’de bulunan ve Türkiye’deki ana Kürt örgütü olan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) bağlantılı bir Kürt partisi.
7 Eski bir İsrail Başbakanı olan Barak, 2007-2013 arasında Savunma Bakanıydı.
8 Beşşar Esad’ın da üyesi olduğu Baas Partisi 1963 yılındaki darbeden beri Suriye’de iktidardaki parti.
9 Burada Tony Cliff’in Aksayan Süreki Devrim teorisine gönderme yapılıyor. www.marxists.org/archive/cliff/works/1963/xx/permrev.htm
10 Anne Alexander Mısırlı lider Cemal Abdülnasır hakkında bu derginin 112’inci sayısında yazmıştı: http://isj.org.uk/suez-and-the-high-tide-of-arab-nationalism
11 “Bonapartist” terimi Karl Marx’ın 1848 devrimlerinin ardından açığa çıkan çatışan sınıf güçlerinin birbirini tüketmesiyle bir darbeyle iktidara gelen Fransa’daki Louis-Napoléon Bonaparte rejimi üzerine yaptığı analizden geliyor.
12 Dürzîler çoğunlukla Suriye, Lübnan ve İsrail’de bulunan dini bir azınlıktır.
13 Aleviler, Şii İslamın bir koludur. Esad’ın da dâhil olduğu Aleviler çoğunlukla Suriye ve Türkiye’de yaşar.
14 Ez-Zabadani, Lübnan sınırına yakın küçük bir kenttir.
15 Süryaniler ve Türkmenler, Suriye nüfusundaki azınlıklardan ikisidir.
16 Ekim 2011’de Suriye’de kurulan Devrimci Sol Akım, Suriye’de Cephe Hattı isimli aylık bir gazete çıkarıyor.