Fidel Castro: 1926-2016

03.12.2016 - 10:29

Genç Fidel Castro 1953 yılında Moncada kışlalarına yapılan silahlı bir saldırı nedeniyle yargılandığında mahkemeye “Beni mahkûm edin. Önemi yok. Tarih beni aklayacaktır” diyerek meydan okumuştu.

Altı yıl sonra Küba’nın başbakanıydı ve 2008 yılında resmen görevden çekilmeden önce ülkeyi 49 yıl boyunca yönetti.  Tarih onu, hem başkaldırısı ABD emperyalizmini küçük düşüren bir özgürlük savaşçısı, hem de baskıcı ve eşitsiz bir toplumun yöneticisi olarak yazmalı.

1926’da doğan Castro, gerçekte bir koloni olan Küba’da büyüdü. Adadaki İspanyol egemenliği 1898 gibi yakın bir tarihte sona ermiş, bunu gerçekleştiren kısmen ABD birliklerinin egemenliği İspanyolların bıraktığı yerden devam ettirmesi olmuştu. Yeni Küba anayasası ABD’ye çıkarları ne zaman tehlikeye düşerse adaya müdahale edebilme hakkı verdi. Guantanamo Körfezi ABD’ye “kiralandı”, buraya kurulan ABD üssü bugün hala dünyanın en kötü şöhretli hapishanesine ev sahipliği yapmaktadır. ABD firmaları Küba topraklarının büyük kısmını satın aldılar ve şeker plantasyonlarını ağırlık vererek ülkenin geri kalmasına neden oldular.

Küba Latin Amerika’daki ABD egemenliğinin bir parçasıydı. ABD firmaları bölgedeki kaynakları yağmalıyordu; United Fruit Company (Birleşik Meyve Şirketi) Guatemala’yı bir “Muz Cumhuriyeti”ne çevirirken, Şili’deki bakır devleri ülkenin kırsalında kurdukları madenlerde binlerce madenciyi ölümüne çalıştırıyorlardı. ABD güçlerinin ve onların destekledikleri diktatörlerin uyguladığı şiddet bu düzeni destekliyordu, ABD Başkanı Roosevelt bunu “Kalın Sopa” politikası olarak adlandırıyordu.

Castro bu emperyalizme öfkelenen ve ona karşı cesurca mücadele eden geniş orta sınıf milliyetçi öğrenciler çevresinin bir parçasıydı. Zorunlu olarak küçük ve komplocu olan grupların silahlı eylemlerine odaklandı. Moncada saldırısı davasında yargılanması onun Küba muhalefetinin başı olarak öne çıkmasını sağladı. Castro örgütünün adını saldırının yapıldığı tarihten ilhamla 26 Temmuz koydu. Örgütte sadece 140 kişi vardı ilk olarak başarısız oldular; yarısı öldü ve Castro hapse atıldı ve hapisten ancak 2 yıl sonraki bir afla çıkabildi. Diğer muhalefet güçlerinin başarısızlığı Castro’nun yöntemlerinin rakipsizmiş gibi gözükmesini sağladı.

1951 yılındaki darbeden sonra Başkan Fulgencio Batista seçim sürecine ve parlamenter muhalefete son verdi. 1933 yılındaki muazzam grev ve gösteriler Küba işçi sınıfının gücünü kanıtlamıştı. Ancak Komünist Parti Batista’nın ilk hükümetine katıldı, işçilerin hareketliliğine son verdi ve kendisini bütün bir devrimciler kuşağının gözünde itibarsızlaştırdı. Başka silahlı gruplar da vardı. Ancak Batista’nın baskılarıyla onların liderleri öldürülürken Castro becerikli bir şekilde kendisinin ve 26 Temmuz hareketinin onların başına geçmesini sağladı.

Bir tekne dolusu Kübalı sürgün ve Arjantinli Ernesto “Che” Guevara ile Kasım 1956’da Meksika’dan bir saldırı başlattı, onları kitlesel bir ayaklanmanın beklediğini düşünüyorlardı. Ancak öyle olmadı ve çoğu öldürüldü. Ancak kurtulanlar Küba’nın dağlarında uzun bir gerilla mücadelesi başlattılar. Köylülerin desteği onların çatışmaları kazanmalarını ve sayılarını arttırmalarını sağladı. Batista’ya muhalefet Küba’nın kentlerinde yaygınlaştı, grevler ve seçim boykotu yapıldı. Giderek daha nefret edilen bir hal alan rejim içeriden de çürümeye başladı ve rejimin ABD’deki destekçileri tereddüt etti. Castro gerillaların itibarını muhalefetin lideri olma niteliğini korumak için kullandı ve rejim düştüğünde kendi ordusunun iktidara gelebilecek tek örgüt olmasını sağladı. Bu kahramanca bir mücadeleydi. Ancak bunun Karl Marx ve Frederick Engels’in hayal ettiği bir komünist devrimle ilgisi yoktu. Onlar için “işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olması” temel bir ilkeydi.

Küba’daki devrimde Castro ve müttefikleri işçi sınıfının rolünü gerillaları desteklemekle sınırlandırmak için yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Ocak 1959’da Batista rejimi yıkıldığındaki coşkulu kutlamalar sırasında işçiler radikalleşmeye başladı ve Castro bunu bir tehdit olarak gördü. Şubat ayında “İşçi eylemlerindeki pankartlar ve taleplerin üslubu devrimci bir hükümet olmadığı dönemdekiyle aynı. Kitleler bunun kendi hükümetleri olduğunu fark etmiyorlar. İnsan onların hala hükümet ve halkı farklı şeyler olarak gördükleri hissini kapılıyor.” diye şikâyet ediyordu.

Bir yıldan biraz fazla bir zamanda sendikalarda canlanan demokrasiye sınırlamalar getirdi ve muhalif basına el koydu. Yeni hükümet köylülere söz verdiği toprak reformunu yasalaştırırken ABD ve Kübalı zenginlerle uzlaşmaya çalıştı. Ancak bu kesimlerin uzlaşmazlığı hükümeti radikalleşmeye zorladı. ABD sağcı isyancıları silahlandırdı ve Küba şekeri alımını durdurma tehdidinde bulundu. ABD’nin müttefikleri Küba’ya silah ve diğer önemli gereçleri satmayı durdurdu, bu da Küba’nın bunları Rusya’dan almasına neden oldu. ABD şirketlerinin sahip olduğu rafineriler Rus petrolünü işlemeyi reddettiler bu yüzden Castro onları kamulaştırdı. ABD’nin uyguladığı ticaret ambargosu sıradan Kübalıların on yıllarca zorluk çekmesine neden oldu.  ABD ajanları Kübalı sivillerin öldüğü terör saldırıları gerçekleştirdiler.

John F. Kennedy’nin yönetimindeki CIA, sağcı isyancılarla Küba’yı Domuzlar Körfezi üzerinden işgal etmeye bile çalıştı. Onların düzenlediği baskın Castro’nun beş yıl önceki baskını gibi başarısızlığa uğradı. Ancak onun denemesi Batista’ya karşı muhalefeti canlandırırken, ABD’nin acımasız eylemleri Castro’ya olan desteği canlandırmıştı. Dünya Latin Amerika’daki ABD destekli darbelerin vahşi sonuçlarını çoktan görmüştü. 1954’te Guatemala’daki darbe özellikle öne çıkıyordu, ABD reformcu Jacobo Arbenz’i devirmek için ülkenin başkentini bombalamış ve askerlerini göndermişti.

Eğer Küba’daki darbe başarılı olsaydı bunun sonucunda, ABD destekli General Augusto Pinochet’nin binlerce kişiyi katlettiği 1973 yılındaki Şili’ye benzer bir süreç yaşanabilirdi. Bunun yerine Küba ABD sahilinden yalnızca 50 mil uzakta ABD’nin yenilebileceğini kanıtladı. Castro Aralık 1961’de, yani iktidara geldikten üç yıl sonra sosyalizm ilan ettiğinde böyle bir bağlamda hareket ediyordu. Başkaldırısının iki yönü vardı.

Bir taraftan Castro daha keskin ve antiemperyalist bir söylem kullanıyordu. Amerika kıtasındaki yoksullara sesleniyor ve “devrimi yayması” için Guevara’yı cesaretlendiriyordu. Daha sonraları apartheid ile savaşan Güney Afrika devletlerine asker ve destek gönderecekti. Ama Soğuk Savaş’ın kutuplaştırdığı bir dünyada Castro’nun sosyalizmden anladığı daha çok bir süper güce direnebilmek için diğer süper güçle işbirliği yapmaktı.

Sovyet Rusya ile başlangıçta isteksizce yapılan ittifak giderek onun yönetiminde merkezi bir önem sahibi oldu. Böylece küresel nükleer silahlanma yarışında bir piyon olma bedelini ödeyerek Küba CIA’yi yendi. Küba kalitesiz Doğu Bloğu malları için zorunlu bir pazar olarak ve şeker ihracatına olan bağımlılığını sürdürerek ABD ambargosuna dayanmayı başardı. Castro’nun 1965’te kurduğu yeni Komünist Parti işçilerin aşağıdan isyanının değil, yukarıdan devlet kontrolünün bir aracıydı.

Eski Kübalı zenginlerin çoğu ülkeden kaçtı ama işçilerin iktidarına değil, devlet mülkiyetine dayanan yeni bir egemen sınıf oluştu. Böylece kapitalist toplumun temellerine dokunulmadı. Sömürü ve ondan kaynaklanan baskı devam etti. Okuma yazma konusunda büyük başarılara rağmen pek çok Kübalı hala kötü koşullarda barınıyor ve düşük ücretlerle çalışıyor. Bu durum özellikle hala kurumsal ırkçılıkla karşılaşan ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından 1990’larda ekonomik krizin yaşandığı “özel dönem”den en kötü etkilenen siyah Kübalılar için geçerli. Devletin sağlık hizmetlerindeki başarısı haklı olarak övülüyor. Ama bu yoksullar için kullanılmaktan daha çok –Venezuela’ya petrol karşılığında doktor gönderme örneğinde olduğu gibi- dış politika için kullanılıyor.

Kürtaj 1979 yılına kadar tamamıyla yasallaştırılmadı. Ev içi şiddetin varlığı açıkça söylenmeden kabul ediliyor. Bugün bile imkânların yokluğu pek çok kadını Küba’nın turizm endüstrisinin büyük bir parçası olan seks işçiliğine itiyor. Castro LGBT bireylere korkunç davrandı; kitlesel tutuklamalar yapıldı, “sapkınlar” zorunlu çalışma kamplarına gönderilirken, efemine olduğuna karar verilen erkek çocukları için özel eğitimler uygulandı. Bu politikalar 1980’de 10.000 gey ve lezbiyenin vatandaşlıktan çıkarılmasıyla doruğa çıktı.

Castro’nun emekliliği ve ABD ile olan ilişkilerdeki yakınlaşma, onun yerine geçenler için Soğuk Savaş devlet kapitalizminden piyasa temelli bir modele doğru geçişi hızlandırma fırsatı sundu. Onlar bir yandan büyük şirketlere açılırken diğer yandan muhalefeti ezmeye devam ederek Çin’in yolunu izleyebileceklerini umuyorlar. Eğer başarılı olurlarsa ekonomik büyümenin daha büyük ve potansiyel olarak daha cesur bir işçi sınıfı yarattığını görebilirler. Küba’da gerçek bir sosyalizm için tüm umut da bu işçilerde yatıyor. Castro kendilerinin zayıflığını ifşa ettiği ve ezilmeyi reddettiği için egemen sınıfın ikiyüzlü siyasetçileri tarafından kınanıyor. Dün Pinochet’in faşist darbesini destekleyenler, bugün ise kanlı Suudi rejimine arka çıkanlar tarafından kanlı bir tiran olarak adlandırılıyor.

Castro onların korkudan titremesini sağladı ve tüm dünyada isyancılarla antiemperyalistlere cesaret verdi. Onun ABD’nin intikam almak için yaptığı saldırılara direnmesini desteklemek doğruydu. Ancak o komünizmin fikrini istismar ederek kapitalist bir topluma hükmetmesi gerçeğinden aklanamaz. Onun temsil ettiğini iddia ettiği sosyalizm her zamankinden çok daha önemli, ama onu bir gerçek haline getirmenin yolu yukarıdan devlet kontrolü değil, işçilerin öz eylemidir.

Dave Sewell

(Socialist Worker)